22
Ocak
2016
Yorum Yok
GençlikGenelİslamMakaleler
Okunma

Varlığınız Yeter

Hz. Muhammed Resimleri

Hiç şüphesiz Nisan ayı Muhammedi bir aydır. Resul-i Ekrem (sav)’in viladetinin heyecanını yaşadığımız şu mübarek ay içerisinde siyer yazıları ile siz değerli okuyucularımızın karşısına çıkmak, bizde ayrı bir heyecan oluşturmaktadır. Siyer’in tarihsel gelişiminden ziyade fıkhı üzerinde durmaya çalışacağız. Tabi bu alanda yazılmış eserlerden istifade edeceğimizi de belirtmek isteriz. Tüm Müslümanların siyeri öğrenmesi gerektiğine inandığımız gibi, İslam’ın eşsiz mesajını insanlığa ulaştırmayı kendine meslek edinen davetçi kardeşlerimizin de siyerin fıkhını öğrenmesi gerektiğine daha bir inanırız.
Siyere başlamadan önce dünyanın genel bir durumuna bakmak gerekir. Bu konuda M. Hamidullah’ın verdiği bilgiler o dönemi anlamak için yeterlidir. İslam Peygamberi adlı eserinden hazırladığımız özeti olduğu gibi aşağı alıyoruz:
ÇİN: Konfüçyüs döneminde Çin, medeniyetinin en yüksek noktasına ulaşmıştır. Fakat İslam’ın ortaya çıkacağı yakın dönemde umumi bir boşluk ve çöküntü gözlenmektedir. Konfüçyüs’ün getirdiği sosyal düzen çözülmekte, Hindistan’dan gelen Budizm, normal şartları yeniden tesis etme yollarını aramaktaydı. Hun hâkimiyetinin sona ermesiyle birlikte; Vei, Vu Şu hanedanlarının gelişi beraberlerinde kardeş kavgalarını getirmişti. Bununla beraber Tatar ve Tibetlerin istila teşebbüsleri de ülkeyi zor durumda bırakıyordu. 30 yıl süren iç kargaşalar sonucu (589-618) Sui Hanedanı, zayıf düşmüş ülkenin hâkimi oldu. Fakat hicretten 5 yıl evvel Çin’de yeniden kargaşa ortamı boy gösterdi ve Tianglar başa geçti. Ama onlar da nizamı uzun süre temin edemediler.
Ahmet bin Hanbel, Resulullah’ın gençliğinde Umman’a seyahat ettiğini nakleder. Burada Çinlilerle karşılaşmış olmalıdır ki; bu halkın sanat ve sınaî durumlarının gelişmiş olduğunu görmüştür. Buna binaen, “İlim Çin’de de olsa gidip onu arayınız” buyurmuştur.
HİNDİSTAN: Hz. İsa’dan bin yıl evvel Ari’ler burayı istila ettiler. Onlarda görülen Kast sistemi yani Ari olmayanlara bedenen değmeme mefhumu ve olayları yaratana tapma yerine olayların kendisine tapma fiilinden ibaretti. Dolayısıyla mabetlerinde 400 milyon kadar Tanrı sayılıyordu.
TÜRKİSTAN ve MOĞOLİSTAN: Bu bölgelerden çıkan göç olayları dünyanın dört bir köşesine yayılmıştır. Ancak İslam’ın ortaya çıktığı devirde kayda değer tarihi bir vaka gözlemlenmemiştir. Fakat insanlığa hizmet anlayışına onlar arasında henüz o sırada rastlanmamaktaydı.
BİZANS: Resulullah, Bizans hâkimiyeti altındaki Suriye’nin İncil metnine bağlı Araplarıyla bir temasa sahip olmuştu. Bundan ötürü Hıristiyan naslarını biliyordu. O sıralarda Roma imparatorluğu yoktu. Bizans imparatorluğu vardı. O da değişik eyaletlere parçalanmış, diğer milletler tarafından istilaya uğramıştı. Bizanslılar, Hz. İsa’nın getirdiği sulh dinine girmiş olsalar bile müthiş bir putperestlik içinde yüzmekteydiler. Birbirleriyle daima bir çatışma ve vuruşma halinde bulunan yüzlerce prensliğe ayrılmışlardı.
Bizans İmparatorluğu bu asırlarda İran ile batıdan gelen Barbarlarla mücadele içindeydi. Mekke ise Bizans ve İran ile ticari ilişkiler içindeydi. K.Kerim’de Rum suresinde geçen Bizans’ın İran’ı yenmesi üzerine, İran altından ebediyen kalkamayacağı bir mağlubiyet yaşamıştır. Bizans ise bu galibiyetten istifade etmemiştir. Dış harpler ve dâhildeki dini zulümler ve eziyetler yüzünden perişan bir haldeydi. Mezhepler arası çatışma halkı bıktırmıştı. Bu zulüm altındaki halk, kısa zaman sonra Müslümanların gelişini baş tacı etmiştir.
İRAN: İnsanlık için bir ümit vermiyordu. Bizans ve Orta Asya Türkleriyle iki farklı cephede mücadele verirken, ruhi-manevi hayat insanlara bir şey vermekten uzaktı. Resulullah’ın doğumu sırasında; Mazdek, İran’ın resmi dini olmuştu. Bu dinin kurucusu Mazdek; İmparator ve İmparatoriçe’ye sadece birbirlerine ait olmadıklarını kim olursa olsun bir erkeğin herhangi bir kadın ile temas kurmaya hakkı olduğunu söyleyebiliyordu. Onun bu sözleri kimsede utanma ve kıskançlık duyguları oluşturmuyordu.
HABEŞİSTAN: Sahip olduğu eski medeniyet sayesinde Habeşistan, kuvvet yolu ile Yemen’i Arapların elinden aldı. Daha sonra Arabistan kuzey bölgelerine doğru büyük bir askeri sefer düzenledi ama helak oldular.(Fil Vakası) Burada da kardeş kavgaları mevcuttur. Buraya sığınan birkaç Müslüman mülteci birçok defa bu iç harplerden endişeye düşmüşlerdir.
Dünya imparatorluklarının hali böyle işte. Kendi ülkelerine ve vatandaşlarına dahi hiçbir şekilde umut olmayan bu devletler, İslam’ın gelişini dört gözle beklemektedirler. Neredeyse 600 yıldır insanlık bu şekilde yaşıyordu. Ya da yaşamaya mecbur bırakılıyordu.
Yaklaşık 600 yıl süren bu fetret devrinde insanlar fıtrata aykırı olan davranışlarını miras yoluyla babadan oğula, nesilden nesile aktarıyordu. Şirk, zulüm, haksızlık vb. insan onurunu hiçe sayan tutum ve davranışlar günlük yaşamın bir parçası haline geliyordu. Yüzlerce yıl süregelen bu vahşetengiz hayat tarzı her geçen yüzyıl dozajını arttırarak devam ediyordu. O günün dünyasında hüküm süren imparatorlukların ya da devletlerin hem yönetimleri hem de halkları razı olsun veya olmasın rekabet ortamından, rant kavgasından güçlü çıkabilme adına ezdikçe eziyorlardı. Yönetimler halklarını ezerken, halk ise günah bataklığında debelenip çamura battıkça batıyorlardı.
Hiç şüphesiz insanlığın kendisini kendinden utandıracak bu dereceye gelmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi de toplumlarda bir uyarıcının olmamasıdır. Örnek alacak, yolundan gidecek bir mübelliğin bulunmaması da, insanlık açısından olumsuz ve gayri İslami davranışların gelişmesine bir nebze de olsa katkı sunmuştur. Peygamberlerin (uyarıcıların) geldiği toplumların da mükemmel bir ahlaki ve İslami olgunluğa ulaşmadığını da biliyoruz. Ayrıca bu tespiti yaparken fetret devrinin çirkefliğini de aklamaya çalışmıyoruz elbette. Ama şurası da bir hakikat ki uyarcıların (peygamberlerin) bulunduğu toplumlarda iki türlü fayda vardır:
1.Hidayetten nasibi olanlara vesile olmak.
2.Hidayetten nasibi olmayanların ise yapacakları münkeratların bir kısmını da olsa minimize etmek, vazgeçirmek.
Uyarıcı Allah’ın mesajının daha iyi anlaşılıp, daha iyi karşılık bulacağını düşündüğü, kendine ve İslam’a daha yakın gördüğü kişilere davayı götürürek hidayet bulmalarını sağlar. Bu durum zaten fiili olarak davayı tebliğ mesaisidir. Emekliliği olmayan ve tüm davetçilerin en hayırlı ve ücreti en bol olan mesaisidir.
İkinci durum ise biraz farklıdır. Burada davetçilerin (uyarıcıların) varlıkların etkisi söz konusudur. Faraza bir sınıf düşünelim. Bu sınıfın içinde her türden insan olması muhtemel ve doğaldır. Uyarıcının varlığı söz konusu ise gelecek tepkilerden endişe duyan günahkârlar, yapmayı isteseler bile bazı münkerlerden vazgeçmek zorunda kalacaklardır. Ama uyarıcının olmadığı ortamlarda tepkisel bir ortam oluşmayacağından dolayı günahlar ayyuka çıkıp, gündelik yaşamın bir parçası haline gelecektir. Günümüzde örnekleri oldukça fazladır.
Davet aşkıyla yanıp tutuştukları halde, herhangi bir sebepten dolayı (aşırı utangaçlık, sosyal olamama vb.) davetçi ve uyarıcı görevini yeterince yerine getiremeyen inanç abidesi kardeşlerimize gelince… Dava uğruna hiçbir şey yapmadıkları hissine kapılıp üzülmesinler. Bu kardeşlerimizin varlığı yeter, Allah’ın izniyle. Gencecik iman dolu kalpleri, iffetli bakışları ve gönülleri fetheden dava aşkı olduğu müddetçe kardeşlerimizin bulundukları ortamı etkileyecekleri muhakkaktır. Hem değil midir ki lisan-ı hal, lisan-ı kavlin bir adım önündedir diye. Kalbini İslam davası ile sürekli meşgul eden, her adımında davanın geleceği için yarına umutla bakan, abid, iffetli ve fedakâr kardeşlerimiz olduğu müddetçe bulundukları mekânlarda (inşaallah) münkerat namına hiçbir şey kalmayacaktır. Bu sebeple davet görevini kavli olarak tam anlamıyla yerine getiremeyen kardeşlerimiz, sizin varlığınız yeter…
Davetimizin kavli ve ameli olması temennisiyle…(SözveKalem Dergisi)

[ Benzer Yazılar ]
  • İslamiyette varış

    Bir Kayboluş Aldı Beni


    Bir kayboluş aldı beni  Uçsuz bucaksız gecelere götürdü Gözlerim o derin noktalara dalarken  Ben gecelerde kayboldum Herze bu kalbim Te[...]
  • Dayan Ey Aksa’m


    Televizyonda haberleri izleyen küçük Zehra annesinin yanına gelir. Annesine: – Haberlerde Yahudilerin Filistinlilere müdahale edip, Me[...]
  • Bir Kaplan Olamadık


    Bismillahirrahmanirrahim… Hz.Ali(r.a) ‘ nin bir sözü ile başlamak istiyorum. Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. [...]
  • Sevildiğinizi Nasıl Anlarsınız?


    Muhabbet, iki kalb arasında bir cereyan hattıdır. Sevenler, hiçbir zaman sevdiklerini gönüllerinden ve dillerinden düşürmezler. İmkân[...]
[ Ne Demişler ? ]


Yazılarda Arama Yap !
Instagram'da takip et !
    Kalbe Sığdırılan Kainat
    Kalbe Sığdırılan Kainat
  • Gönüller Fatihi Büyük Üstad'a
  • Bekle Beni
Twitter'da Takip Edin !

  • Google Plus Profilim
    Tavsiye Bağlantılar