9
Mayıs
2014
Yorum Yok
İslamMakaleler
Okunma

Tekfirde Aşırı Gitme Meselesi

tekfirde aşırı

Soru:Aşağıda sizlere sunacağım iki mektup aldım. Mektuplardan birinde giriş kısmından sonra şöyle deniyor. Bazı gazetelerin yayınladığı ve dillerde dolaşan yeni dini mesele çerçevesinde yazılan yazıları okumuşsunuzdur. Bu mesele kendilerine Tekfir Cemaati’ veya ‘Kehf Cemaati‘ veyahut ta ‘Hicret Cemaati’ diye isimlendiren grubun ortaya attığı bir meseledir.

Bu mesele, genel bir eğilimi temsil etmektedir. Bu eğilimi ‘Tekfirde Aşırılık’ diye özetleyebiliriz. Her ne kadar bu eğilime mensup olanlar, gruplarına göre tekfir sebep ve gerekçeleri konularında değişik fikirlerde olsalar sonunda hepside aynı nokta da birleşiyorlar; Tekfirde Aşırılık’ noktasında.
Onlardan bir kısmı; büyük günah işleyenleri daha önce haricilerin yaptığı gibi kafir olarak damgalıyorlar.
Bir kısmı; biz büyük günah işleyenleri tekfir etmiyoruz. Aksine büyük günah işlemekte ısrar edenleri tekfir ediyoruz, diyorlar.
Bir kısmı da; İslama mensup olduğunu ve müslüman olduğunu söyleyen insanların ekseriyeti, müslüman değillerdir, diyorlar.
Belki okumuşsunuzdur onların kendi görüşlerine dair getirdikteri ve ileri sürdükleri bir takım delilleri de var. Bazı gazetelerde, birkaç alim onların bu delillerine reddiye mahiyetinde cevaplar verdiler.
Inşaallah ben; durum bazılarının düşündüğü gibi basit değildir dersem, mübalağa etmiş olmam. Aslında durum gayet tehlikeli bir safhada. Oturumlarda, toplantılarda, forum ve buna benzer yerlerde gençleri oldukça meşgul etmektedir. Konuyla alakalı gerçek bir hükmün doğru ve tafsilatlı bir şekilde anlatılmasını istiyorlar.
Biz sizin ilmi kapasitenize, dini yaşantınıza, anlayışınıza, hakka ihlasla bağlı oluşunuza, taasup sahibi olmadığınıza ve birilerini memnun edeceğim diye hakkı gizlemediğinize güveniyoruz. Dolayısıyla sizden deliller ve şer’i naslar çerçevesinde bu tür eğilimlere karşı islamın tavrının ne olduğunu açıklamanızı rica ediyoruz. Her ne kadar başka meşguliyetleriniz olsa da önem ve ehemmiyetine binaen bu konu üzerinde duracağınıza ümit ediyoruz. Bize göre bu konu diğer konulardan Önce ele alınması gerekli mühim bir konudur. Sizden bu konu ile ilgli açıklamalarınızı bekliyoruz.

İkinci Mektup:

Başka bir müslüman genç gurubu göndermiş. Bu gençler San’a’dan. Yani Kuzey Yemen’den gönderiyorlar mektuplarını. Diyorlar ki;
İslamın rükünlarına sarılmış olsun veya olmasın, Yemen ve diğer yerlerde yaşayan insanların hepsinin kafir ve mürted olduğuna inanan insanlar hakkındaki görüşünüz nedir? içinde yaşadıkları ülkenin ‘Daru’l Harp’ veya ‘Daru’l Ridde’ olduğunu, bu gibi yerlerde cuma ve cemaatle kılınan diğer namazların kafir ve mürdet kimselerin ardında kılındığı için sahih olmadığına inananlar hakkında ne dersiniz? Onlar böyle bir toplumda ‘Emri bil ma’-rufve nehyi anil münker’yapmanın vacip olmadığına inanıyorlar.
Onlar ’emri bil maruf ve nehyi anil münkerin ‘islam toplumunda’ yapılabileceğini savunuyorlar.
Böyle bir inanç doğru mudur? Kitap ve sünnette, selef-i salihin
itikadında ve ümmet imamlarının temasında bu konu hakkında deliller var mıdır? Yoksa bu inanç hiç bir dayanağı olmayan fasit bir görüş müdür? 164

Cevap:Kahire ve San’a’daki genç kardeşlerime bana olan güvenlerinden dolayı teşekkür ederim. Allah Teala’dan beni, onların hakkımdaki hüsn-ü zanlarına göre kılmasını ve onlarca bilinmeyen günahlarımı affetmesini diliyorum ve hemen diyorum ki;Bana sorulan ve benzeri bir çok kimselerin zihinlerini meşgul eden konunun ehemmiyetini taktir ediyorum. Bazı iyi niyetli genç kardeşlerle yaptığım sohbetler sonucunda bu meselenin düşüncelerde oldukça büyük te’sirler bıraktığını anladım. Bir çok arap ülkesinde bu tür problemlere rastladım. Bazılarının delil olarak ortaya sürdüğü şeylerin şüphelerden ibaret olduğunu işittim ve bazılarının da konuyla alakalı olarak yazılarını okudum. Ancak ben, bu konuda onların delillerini tam olarak fikri yönden izah edici yazılı bir metin okumak istiyordum. Böylece müslüman bir fıkıhcı olarak onların tutundukları ve savundukları görüşlere sözlü olarak değil de yazılı olarak rahatlıkla cevap verebilirdim.

İstediğim bu yazılı dokümanlar gerçekleşmedi diye, detaylarına inmeksizin tekfir ve aşırılık düşüncelerini ilke olarak eleştirmeyecek değiliz.
Meselenin kökü, hariciler zamanından beri islam fikir tarihinin derinliklerine kadar uzanır. Belki de bu mesele müslümanları meşgul eden meseleydi. Yüzyıllarca fikri ve ameli te’sirleri oldu. Sonraları İslam fikri kendini bundan kurtarmış ve ehli sünnet vel cemaatin fikirsel oluşumu üzerine kendini yerleştirmiştir.
Senelerden beri ‘Tekfir konusu’ ile alakalı olarak bir kitap hazırlamaya çalışıyorum. Kitabı, bir çok kimselerin ısrarlarına rağmen ve bu kitaba gerçekten ihtiyaç hissetmeme rağmen henüz tamamlayabilmiş değilim. Ancak bir taraftan meşguliyetlerin çokluğu, diğer taraftan konunun iyiden iyiye araştırılmasına gösterdiğim titizlik, üçüncü olarak da kendilerini ‘tekfir cemaati’ diye isimlendirenlerin eğilimlerini öğrenme konusundaki azami gayret benim bugüne kadar bu kitabı çıkarmamı hep geciktirdi.
Allah Teala’dan kendisinin rızasına uygun bir şekilde kitabımızı tamamlamak için yardım ve tevfikiyle destekmesini ümit ediyorum. Tabi ki tüm bunlar, konu hakkında hiç bir şey söylemeyeceğiz anlamına gelmez, Yağmur sırılsıklam etmese de yine de ıslatır. 165

Sebepleri Açısından İncelenmesi Gereken Bir Konu

Burada ilk önce söylemem gereken şudur;
Tekfirde aşırılık meselesi, tedavisinin basiretli bir şekilde bulunabilmesi için sebepleri ve etkenleri açısından araştırılması gereken bir konudur.
Bu meselenin çözümünde baskı, şiddet ve idam metodlarının kullanılmasına inananlar (mevcut düzen); kesinlikle iki konuda hataya düşerler: 166

Birincisi

Düşünce, yine düşünce ile durulur. Düşüncenin çözümüne yönelik şiddete baş vurmak sadece onun daha da yayılmasını ve taraftarlarının inançlarında daha ısrarlı olmalarını sağlar. Bu konuda çözüm, ikna, açıklama ve zihinlerdeki şüphelerin giderilmesidir. 167

İkincisi

Bu tekfirciler genelde dindar, ihlaslı, namazım kılan, orucunu tutan, gayretli insanlardır. Toplumdaki fikri irtidat, sosyal düzensizlikler, siyasal baskılar ve ahlaki yönden toplumun bir çöküntüye sürüklenmesi karşısında onlar da sarsıntı geçirmişlerdir.
Bunlar toplumu düzeltmek isteyen, onların hidayetine gayret sarfeden insanlardır. Her ne kadar metodta hata yapmış ve hatalı bir yola saplanmış olsalar da.
O halde bu insanların iyi niyetli girişimlerini taktir etmemiz gerekir yoksa onları; toplumu yakıp yıkmaya ve harabeye çevirmeye çalışan pençeli arslanlar şeklinde tasavvur etmemiz gerekir.
Meseleyi inceyen bir kimse bu olgunun şu noktalarda belirginleştiğini görecektir,
1) İslam toplumunda açıktan küfür ve dinden dönmelerin yaygınlaşması, kafir ve mürtedlerin kendi batıl davaları ile müs-lünıanlara galebe çalma gayretleri küfürlerini topluma yaymak için basın-yaym organlarını kullanmaları ve onları, sapıklık ve dalaletlerinden geri çevirecek her hangi bir engel ile karşılaşmıyor oluşları.
2) Bu hakiki kafirler hakkında birtakım alimler vurdum duymaz bir tavır takınmaktalar. Haddi zatında islam onlardan uzak olduğu halde bu kişiler, onları da müslümanlar zümresinde görebilmekteler.
3) Kur’an ve sünnete bağlı islam davetcüerine ve islam fikrinin bayraktarlığını yapan insanlara zulüm yapılması davet çalışmalarında ve kişisel hayatlarında baskı altında tutulmaları neticede; gün ışığından herkese açık bir diyalogtan kopuk, yer altmda ve dış dünya ile alakası kesik olarak çalışan, sapık ve çarpık akımların doğmasına neden oldu.
4) Bu gayretli gençlerin fıkıh ve fıkıh usulü bilgilerinden nasipleri oldukça az, islami ilimler ve dille alakalı konuların içeriğine tam manasıyla varamadıkları anlaşılıyor. Öyle görünüyor ki nas-ların bazılarını alıp bazılarını almamaktalar veya müteşabih olanlan alıp, muhkem olanları unutuyorlar. Ya da bir takım nasları sathi ve genel hatlarıyla alırlarken külli kaidelerin varlığından habersizler. Ya da ehliyetli olmadığı halde tehlikeli bir konuda fetva verecek bir kimse için gerekli olan ve yukarda belirttiğimiz türden yaptıkları bir çok yanlışlıklar da bu gençlerimizin basit bir konuma düşmelerine vesile olmaktadır.
İslam hukukuna ve şeriatine derinlemesine vakıf olmadan sadece ihlaslı olmak yetmiyor. Yoksa daha önce haricilerin düşdü-ğü çukura onlar da düşeceklerdir. Hariciler akide ve ibadet konularına sımsıkı tutundukları halde İmam Ahmet b. Hanbel’in de dediği gibi onları bu yönden kötüleyen hadisler mevcuttur.
Bundan dolayı selef alimleri, ibadet ve cihattan önce ilim öğrenilmesini tavsiye etmişler ki böylelikle bilmeden Allah’ın dininden çıkılmasın.
Hasan-ı Basri şöyle buyurmaktadır. İlimsiz amel yapan, yoldan çıkmış kimseye benzer. İlimsiz amel edenin yol açtığı fesad, iyilik olarak yaptıklarından daha fazladır, ilme sarılın ki ibadete zarar gelmesin. İbadete sarılın ki ilme zarar gelmesin. Bir topluluk ilmi terkederek ibadete sarıldı, sonunda ümmet-i Mu-hammed’e kılıç çekti. Şayet ilim öğrenselerdi ilim, kendilerine böyle yaptırmazdı. 168

Tekfir Edilmeyi Hak Edeni Tekfir Etmek

Burada belirtilmesi gereken bir konu da küfrünü açıktan ilan edenleri bir endişe duymadan küfürle damgalamamızın gereğidir. Buna karşılık; içlerinde iman olmasa da, dışlarında İslami bir görüntü oluşturanlardan el çekmeliyiz. Bu gibi kimseler islam örfüne göre ‘münafık’tırlar. Dilleriyle iman ettik derler kalpleriyle inanmazlar. Ya da yaptıkları söylediklerini tastık etmez. Zahiri görünüşlerine bakılarak onlara da müslümanlara uygulanan hükümler tatbik edilir. Ahirette ise içlerindeki küfür sebebiyle es-fel-i safiline yuvarlanırlar.
Aşağıda özellikleriruA’ereceğirniz sınıfları açıkça küfürle nite-liyebiliriz. /
1) İslam inancına, şeriatine ve islami değer yargılarına ters düştüğü halde, felsefe ve hayat nizamı olarak kominizmde ısrar eden; dinlerin, tamemen afyon olduğuna inanan ve özellikle de is-lamiyete karşı kin ve düşmanlık bayrağını açan kimseler.
2) Allah’ın şeriatini açık açık kabul etmediklerini söyleyen ve devletin dinden ayrı olması gerektiğine inanan laikler. Onlar Allah’ın hükmüne ve şeriatine çağrıldıkları zaman ondan kaçar ve geri dururlar. Bundan daha kötüsü, Allah’ın şeriatine inanan ve İslama dönüş yapan insanlara karşı savaş ilan ederler.
3) Açıktan islamdan uzaklaşan Dürzi, Nusayri, İsmaili ve bunlara benzer diğer batini fırkalar. İmam Gazali ve diğer bazı islam alimleri onlar hakkında görüşlerini şu şekilde açıklamışlardır. Dış görünüşleri inkarcı ve reddedici, içleri ise kesinlikle küfür. Şeyh İmam İbn Teymiyye’de şöyle demektedir Onlar yahudi ve hri s uyanlardan daha kafirdirler. Bu, onların kat’i olan islam hükümlerini ve dinde zaruri olarak bilinmesi gerekenleri inkar etmelerinden kaynaklanmaktadır.
Asrımızda bunlara benzer olarak, kendi başlarına yeni bir din modeli geliştiren Bahailer ve Peygamber (s.a.v)’den sonra kendilerine peygamberliğin geldiğini iddia eden Kadiyaniler vardır. 169

Belli Bir Şahısla Zümre Arasını Ayırmak Gerekir.

Burada değinmemiz gereken diğer bir konu da; muhakkik alimlerin belirttiği gibi; tekfir meselesinde belli bir şahısla zümre arasını ayırma konusudur.
Bunun manası şudur; Mesela, komünistler kafirdir, şer’i hükmü benimsemeyen laikler kafirdir veya işte şuna buna çağıran veya şöyle şöyle yapanlar da kafirdir diyebiliyoruz. Bu, bir zümreyle alakalı olan hükümlerdir. Bir kişi ile alakalı olduğunda yani kendisini komünist veya laik görüyorsa, onun konumunu suallerle ve tartışmalarla iyiden iyiye araştırmak gerekir. Ta ki hakkında bir delil elde edinceye, şüpheleri ve onun için ileri sürülebilecek mazeretleri ortadan kalkıncaya kadar.
Bu konuda Şeyhu’l İslam imam İbn Teymiyye şöyle demektedir;
Bazan söylenen söz küfür olabilir. Ve söyleyen de rahat bir şekilde tekfir edilebilir, ‘şunu söyleyen kafirdir’ denebilir. Ancak bu tür sözleri belli bir şahıs söylediğinde hemen ona küfür hükmünü veremeyiz. Şayet aleyhine bir hüküm varsa kafir hükmünü verebiliriz.
İlahi tehtidlerle alakalı naslarda da durum yukarıdaki gibidir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır.
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır” 170
İbn Teymiyye devamla şöyle demektedir Bu ve buna benzer tehtid ayetleri haktır. Ancak belli kişilere karşı bu tehdit ayetleri delil olarak getirilemez. Ehl-i Kıbleden olan bir kişinin cehennemlik olduğuna hüküm edemeyiz. Olabilir ki şartlardan birini yitirmiş ya da tehdide maruz olabilicek bir engelden dolayı tehditin kapsamına girmeyebilir. Belki yetim malım yemenin haram olduğu kendisine bildirilmemiştir. Belki de yedikten sonra tevbe etmiş olabilir. Belki de yaptığı bazı iyilikler onun günahlarını örtebilir. Geçirdiği musibetler kendisine keffaret olabilir.
Olabilir ki yetim malım yemenin yanlış olduğu kendisine bildirilmiş fakat hükmü söylenmemiştir veyahutta yetim malım yemenin haram olduğunu anlayamamış da olabilir. Allah Teala’mn mazur gördüğü bir takım sebeplere maruz kalması da mümkündür. Ehl-i sünnet imamlarının mezhepleri; belli bir şahısla bir zümre arasındaki farkları anlatan detaylı bilgiler vermiştir.
(Risalelerden)
Bu ihtiyat küfür davranışı sergileyenler hakkında gerekli olduğuna göre nasıl olur da bir müslüman ‘Lailahe illallah Mu-hammed’in Resulullah’ diyen insanları -iyiliklerinin yanısıra kötülük te yapsalar- küfürle damgalamaya cür’et edebilir ?
Kelime-i şahadeti getirmek, kişilerin canlarını mallarını ve -kanlarını masum kılar. Onların hesapları Allah’a kalmıştır. Biz zahire göre hüküm veririz. Batını ise Allah bilir.
Sahih ve mütevatir olan bir hadiste Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktadır. Ben insanlar ‘Lailahe illallah’ deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. ‘lailahe illallah’ dediklerinde -haklı sebepler hariç- kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Hesapları da Allah’a kalmıştır.” 171

Tekfirin Tehlikesi

Burada şunu kural olarak belirtmek gerekir; Herhangi bir kişiye küfür damgasını vurmak son derece tehlikeli sonuçlar doğuracağından ötürü ciddi bir sorumluluk oluşturur. Bu tehlikenin bazıları şunlardır.
1)Kafir olduğuna hüküm verilen bir insanın müslüman hanımının kendisiyle beraber kalması helal olmaz. Ayrılmaları gerekir. Çünkü müslüman bir kadın kesin icmaya göre kafir bir kimseyle evli kalamaz.
2) Kafirliğine hüküm verilen bir kişinin çocuklarının, kendi terbiyesi ve bakımı altında kalması caiz değildir. Çünkü kafir bir insana güvenilmez. Küfrüyle çocukları da etkilemesi söz konusudur. Özellikle de çocuklar henüz büyüme ve olgunlaşma devre-sindelerken. Bu durumdaki çocukların bakımı, tümüyle İslam toplumunun boynuna emanettir.
3) Kafirliğine hüküm verilen bir kimse İslam toplumundan yardım ve destek görme hakkını kaybeder. Çünkü o, küfrünü açıkça ilan ederek islam dışına çıkmış, kanı helal olacak bir şekilde mürted olmuştur. Bu tür kimselerle ilişkilerin kesilmesi, aklını başına toplayacak ve rüşdünü tekrar kazanacağı ana kadar kendisine sosyal bir ambargonun uygulamansı gerekir.
4) îslam mahkemesi önünde mürtedlere uygulanan hükümler uygulanır. İnfaz uygulanmadan önce tevbe etmesi ve zihnindeki şüphelerin giderilmesi istenir.
5) Öldüğünde müslümanlara ugulanan (cenaze) hükmü ona uygulanmaz. Ne yıkanır ne de namazı kılınır. Müslümanların kabirlerine de defnedilemez. Malına mirasçı olunamaz. Aynı zamanda mirasçısı öldüğünde mirastan hak da alamaz.
6) Kafir hali üzerine öldüğünde Allah’ın rahmetinden kovulmaya ve O’nun la’netine maruz kalır.
Yukarda saydığımız tehlikeli sonuçlar, bîr insanı küfürle damgalamaya yeltenenlerin bu adımı atmadan önce, defalarca düşünmesini ve meselenin üzerinde durmasını gerekli kılar. 172

Kur’an Ve Sünnete Dönmenin Gerekliliği

Tüm bunlardan sonra Kur’an ve sünnete müracaat etmek gerektiğini de anlamış oluyoruz. Böylece Kur’an ve sünnet ışığı altında yukarda açıkladığımız tehlikeli konularda müracaat etmemiz gerekli olan şer’i kaide ve kuralları da öğrenmiş olacağız.
Bizim, Allah’ın kitabının ve Peygamberinin sünnetinin korunmuş ve sabit olduğuna itikadımız tamdır. Bu iki kaynakta geçen naslar, hüccet ve tartışılmaz dayanaktır.
Alimlerin görüşlerini delil olarak getirecek olursak, bu görüşler tek başlarına hüccet olabilir diye telakki edilmemelidir. Yalnız, onların nasları bizden daha iyi anladıklarından ve bu hususta onlara güvenimizden ötürü sözlerini dayanak olarak getirinekleyiz. Bu arada şu esasın üzerinde de durarak belirtelim ki; şahabıIcr ve iyilik üzere olanların izinden gidenler bu ümmet içinde en doğru yolu, en şaşmaz rotayı bulmuş, en sağlam anlayışa sahip, islam espirisini enginliğiyle birlikte kavramış ve titizlikle bu espiriye uymuş olanlardır. Onların doğru yolu gösteren tavsiylerine rastlayınca mümkünü yok artık o tavsiyelerin dışına çıkamayız. Onlardan sonra artık bidatlerin peşi sıra mı gideceğiz? Hayır.., Resulullah (s.a.v)’ın tanıklığıyla onlar, nesiller içinde en hayırlı olan bir nesildir. 173

İnsan Ne İle İslama Girer?

Birinci Kaide; insan şahadet getirmek suretiyle İslam’a girer. ‘Lailahe illallah Muhammedun Resulullah’ Kim diliyle şahadeti getirirse İslama girmiş olur ve kalbiyle inanmamış olsa da ona is-lamın hükümleri uygulanır. Çünkü biz zahire göre hüküm veririz. Gizli olanları ise Allah’a tevdi ediyor ve buna delil olarak şunları gösteriyoruz:
1) Peygamber (s.a.v) şahadet getiren kişinin müslümanlığmı kabul ederdi. Namaz kılıncaya veya bir yıl geçtikten sonra zekatını verip vermeyeceğine veyahutta Ramazan geldiğinde orucunu tutacak mı tutmayacak mı diye beklemezdi…Yok müslüman olacak kişi islamın farz olarak belirlediği hükümleri yerine getirsin de sonra onun müslüman olduğuna hüküm vereyim, diye bir düşünceye kapılmamıştı. İslama inanması ve açıktan inkar etmemesi müslümanliğı için yeterliydi.
2) Buhari ve diğer hadis kitaplarında Usame b. Zeyd (r.a)’dan rivayet edilen bir hadis vardır; Usame b. Zeyd ‘Lailahe illallah’ dediği halde bir adama kılıç çekerek öldürmüş de Peygamberimiz kendisini kınamıştı. Peygamber (s.a.v) sordu; ‘Lailahe illallah’ dedikten sonra mı öldürdün? Usame de; kılıçtan çekindiği için böyle söyledi, diye cevap verince Peygamber; sen onun kalbini yarıp baktın mı? Bazı rivayetlerde; kıyamet gününde ‘lailahe illallah’ ile birlikte halin nice olur? demiştir.
3) Ebu Hureyre’den rivayet edilen hadis şöyledir İnsanlar ‘Lailahe illallah’ deyinceye kadar onlarla savaşmam emredildi. ‘Lailahe illallah’ dediklerinde haklı sebepler hariç kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Onların hesabı da Allah’a
kalmıştır. (Buharı ve Müslim)
Müslim’in rivayetinde şöyle geçmektedir …taki ‘Lailahe illallah’ deyip de bana ve benim getirdiklerime inanıncaya kadar.
Buhari’nin Enes’ten merfu olarak rivayetinde de ‘Lailehe illallah Muhammedun Resulullah’ deyinceye kadar ifadesi vardır.
Hadiste geçen İnsanlar’ dan kasıt, alimlerin dediği ve Enes’in bu hadisin izahında vurguladığı gibi, müşrik araplardır. Çünkü ehl-i kitaptan canları ve mallarına karşılık cizye alınıyordu ki bu da Kur’an’la sabit bir nasdır.
Delilimiz: Müşrik Araplar ‘Lailahe illallah1 dediklerinde kanlarının ve mallarının korunmasıyla birlikte İslama giriyorlardı. Çünkü kanın ve malın korunması, ya müslüman olmakla ya antlaşmayla ya da ehl-i zimmet hükmüne girmekle olurdu. Ama bur-da müşrik araplar için ne antlaşma ne de ehl-i zimmet hükmü vardır. Sadece müslüman olmaları söz konusudur aksi halde kanlarını ve mallarını korumanın başka yolu yoktu.
Bu hadis, bir çok sahabenin benzer ifadelerle rivayet ettikleri sahih bir hadistir. Bundan dolayı Hafız Suyuti ‘Camius-Sağir’ adlı kitabında bu hadisin mütevatir olduğunu söylemiştir. ‘Camius-Sağir’in sarihi Munavi de; “Bu hadis mütevatirdir, çünkü onbeş sahabi tarafından rivayet edilmiştir”, der.
Kendi zamanının büyük hadis imamlarından biri olan Süfyan b. Uyeyne’nin şöyle dediği rivayet edilir. Bu namaz, oruç ve zekatın farz kılınmasından önce hicretten evvel İslamm ilk devirlerinde böyleydi.
Allame ibn Recep Hanbeli (Hanbeli imamlarından) ‘Camiu’l Ulum ve’l Hikem1 adlı kitabında Sufyan b. Uyeyne’nin sözü üzerine şöyle demiştir. Bu, zayıf bir görüştür. Süfyan’nın böyle bir
söz söyleyip söylemediği ise tartışılabilir. Bu hadisin ravileri Medine’de ResulluUah (s.a.v)’ın sohbetinde bulunmuşlar ve bir kısmı da daha sonradan müslüman olmuşlardır. Sonra ‘Kanlarını ve mallarını benden korurlar’ sözü, Peygamber (s.a.v)’in kıtal (savaş)le emroiunduğuna delalet etmektedir. Oysa bunların tümü Peygamberin Medine’ye hicretinden sonra meydana gelmiştir.
Açık bir şekilde bilinmektedir ki; Peygamber (s.a.v) kendisine gelip de İslama girmek isteyen kişilerden sadece şahadet getirmelerini isterdi. Bununla onlar kanlarını ve mallarım korurlar ve müslüman olurlardı. Usame b. Zeyd kılıcım çekerken ‘Lailehe illallah ‘ diyen bir kişiyi öldürdüğünde Peygamber (s.a.v) onu; şiddetle azarlamıştı. Peygamber (s.a.v) kendisine gelip de müslüman olmak isteyen bir kişiye, namaz kılmasını, zekat vermesini şart olarak koşmazdı. Aksine bir kavim, zekat vermemek şartıyla müslümanlığı kabul edilmişti.
İmam Ahmet b. Hanbel’in müsnedinde Cabir (r.a)’in şöyle dediği rivayet edilir. Sakife kabilesi Peygamber (s.a.v)’den kendilerine (müslüman olmalarına karşılık) zekat ve cihat sorumluluğunun yüklenmemesini şart koştular. Peygamber (s.a.v) de şöyle dedi; onlar (ilerde) zekat da verecekler cihad da edecekler.
Müsnette, Nasr b. Asım El-leysi’.den rivayet edildiğine göre; Sakife kabilesinden biri Peygamber (s.a.v)’e geldi ve şöyle dedi; iki rek’at namazın dışında namaz kılmamak suretiyle müslüman oluyorum. Kendisinden müslümanlığı kabul edilmişti.
İbn Recep şöyle der; Ahmet b. Hanbel bu hadisten hareketle fasit bir şarta bağlı olsa da kişinin müslümanlığı kabul edilir. Sonra bu şartla müslüman olan kişi, mükellefiyetlerin tümüyle yükümlü olur. Bu görüşte olanlar Hakim b. Huzzam’ın şu sözünü ileri sürerler. Eğilmeksizin ayakta durarak secde etmek şartını koşarak Resulullah’a biat ettim.
Bu nakillerde bizi ilgilendiren iki şey var.
Birincisi
İslam’a girmek için şehadet kelimesi yeterlidir. Bazı hadislerde görülen ve yalnızca “Lailahe illallah” şeklinde geçen şehadet ise rivayetlerde rastladığımız normal bir kısaltmadır. Bununla kastedilen -kendilerine islam daveti yapılan müşrik ara-plarında çok iyi bildiği gibi- şehadet kelimesinin tamamıdır. Zaten bu davet, onu getiren Muhammedun Resulullah (sav)’e iman etmeden gerçekleşmez.
Bu nedenle bazı selef alimleri; İslam bir kelimedir. Yani; ke-lime-i şahadettir, demişlerdir.
Namaz, oruç ve islamın farz kıldığı diğer ibadet ve şer’i hükümler, müslüman olunduktan sonra yapılması istenen şeylerdir. Çünkü onlar sadece, müslüman olan bir kimsenin yapmasıyla sahih olurlar. Kafirin ne namazı ne orucu ve ne de haccı olur. Kafir, kendisinden bu ibadetlerin kabul şartım (ki o da; müslüman olmaktır. )kaybetmiştir.
ikincisi
İbni Receb’in zikrettiği ve Ahmet b. Hanbel’in ‘Müsned’inde yer alan geniş manalı hadislere gelince, Peygamber (s.a.v) bu hadislerle birtakım konuları, özellikle İslam’a yeni girenleri ilgilendiren bazı konuları çözüme bağlıyordu. Bazılarından kabul etmediği şartları bazılarından kabul ediyordu. Beşir b. Husa-siye’den şöyle rivayet edilmiştir Beşir zekat vermeden ve cihat etmeden Peygamber (s.a.v)’e biat etmek istedi ama Peygamber elini çekti ve şöyle dedi; Ya Beşir! Ne cihat var ne de zekat öyleyse cennete ne ile gireceksin?
Fakat Peygamber (s.a.v) aynı şartları Sakife kabilesinden kabul etmişti. Belki de onlar ileri sürdükleri şartlar üzerinde devamlı kalmayacaklardı, müslüman olduklarında ve daha iyi yaşamaya azmettiklerinde diğer müslümanlar gibi oruçlarını tutacaklardı. Bundan dolayı olsa gerek ki Peygamber (s.a.v) onlar hakkında şöyle söylemişti. “Onlar oruç da tutacaklar cihad da edecekler.” 174

Kim Tevhit Üzere Ölürse Cennet’i Hakeder.

İkinci kaide; Kim ‘lailahe illallah’ diyerek ölürse Allah katında iki şeyi hakeder.
Birincisi; Cehennemde ebediyen kalmaktan kurtuluş; kalbinde hardal tanesi kadar iman oldukça, günahları sebebi ile cehenneme girse de -ki bu günahlar zina gibi Allah hakkına veya hırsızlık gibi kul hakkına taalluk eden bir mesele de olabilir- günahları miktarınca cehennemde kaldıktan sonra tekrar çıkacaktır.
İkincisi; Geç olsa da cennete girecektir; Tevbe etmediği ve hiç bir şeyin günahlarına keffaret olmadığı için cehenneme girmesi sebebiyle cennete ilk girenlerle beraber giremese de sonuçta cennete girmeyi hak edecektir.
Buna delil olarak Buhari Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen sahih hadisleri gösterebiliriz. Ubade b. Sâmit Peygamber (s.a.v)’in şöye dediğini rivayet etmiştir. Kim, Allah’dan başka ilah olmadığına, eşi ve benzeri bulunmadığına, Muhammedin onun kulu ve Rasulü olduğuna, İsa’nın da Allah’ın kulu ve Rasulü olduğuna ve Meryem’e ilka eylediği kelimesi olduğuna ve kendisinden bir ruh olduğuna, cennetin ve cehennemin gerçek olduğuna şehadet ederse, Allah da onu -amellerine bakmak suretiyle- cennetine kor.
Ebuzer’in şöyle dediği rivayet edilmiştir. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu; hiç bir kul yok ki, lailahe illallah deyip bu hal üzere öldükten sonra cennete girmesin.
“Allah feala, kendi rızasını gözeterek ‘Lailahe illallah’ diyen bir kimseye cehennem ateşini haram kılmıştır.” Yani; asr-ı saadet döneminde bu kelimeyi sırf canlarının ve mallarının korunması için söyleyen münafıklar gibi değil tabii.
Enes (r.a) Peygamber (s.a.v)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir. ‘Lailahe illallah’ diyen cehennemden çıkar. Kalbinde bir hardal tanesi kadar iman bulunsa da.
Tüm bu hadisler Buhari ve Müslim’de geçmektedir.
Buhari ve Müslim’de geçen bir de şu hadis vardır. Ebuzer (r.a) Peygamber (s.a)’in şöyle değini rivayet etmiştir.” Cibril Peygamber (s.a.v)’e geldi ve şöyle dedi; ümmetini müjdele; ümmetinden kim Allah’a şirk koşmadan ölürse cennete girecektir. Ben de şöyle dedim; peki ya zina ya da hırsızlık etsede mi? o da; (evet) zina ve hırsızlık etse de, buyurdu.
Sahih-i Müslim’de geçen ve Ubade’den rivayet edilmiş bir hadiste Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktalar. “Allah’tan başka ilah bulunmadığına, Muhammed’in de gerçekten Allah elçisi olduğuna şehadet eden kimse üzerine Allah, cehennemi haram kılar.”
Bunlar benzer daha bir çok hadis mevcuttur. Hepside kelime-i şahadet söylendiğinde cennete girilip cehennemden çıkılacağma delil olan hadislerdir.
Cennete girilmesinden kasıt; hak edilen azabın cehennemde çekilmesinden sonra neticede cennete dönülmesidir.
Ateşten kurtulmaktan kasıt ise; ebedi cehennemde kalmaktan kurtulmaktır. Bunu söylemekteki amacımız, bahsettiğimiz hadislerle, bazı günahları işleyen kimselere cenneti haram kılan ve cehennemi de zorunlu durak kılan hadisler arasında ortak olabilecek bir noktayı yakalamaktır. Nasları da bir birleriyle çeliştirmek uygun olmaz. 175

Müslümanlığı Bozan Şeyler

Üçüncü kaide; İnsan, şehadet kelimesini getirerek İslama girdikten sonra, müslümanhğının gereği olarak islamm hükümlerine boyun eğmek mecburiyetindedir. Bu boyun eğiş, islamın adil ve kutsal bir din olduğuna, ona karşı boyun büküp teslim olmanın gerektiğine, şartlarına göre amel etmenin zorunlu oluşuna iman etmeyi icab ettirir. Yani bir insan müslüman olduktan sonra, kitap ve sünnetin sarih naslarına göre hareket etmekle yükümlü olur.
Bu hükümleri kabul edip etmeme, benimseyip benimsememe hürriyetine sahip değildir. O rıza gösteren her müslümanın yaptığı gibi islamın hükümlerine boyun eğer, helali helal bilir haramı haram, kendisine gerekli olan hükümlerin vacip, bazı hükümlerin de müstehap kılındığına inanarak dinini yaşar.
Allah Teala şöyle buyurmaktadır.
“Allah ve Resulü bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz.” 176
“Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve peygambere çağrıldıkları vakit; “İşittik, itaat ettik” demek, ancak mü’minlerin sözüdür.” 177
“Hayır; Rabb’ine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış oimazlar
Mühim olan şunu bilmektir; İslam’ın; farzlar, haramlar ve cezalarla ilgili hükümleriyle bunların dışında kalan şeriat hükümleri, kati ve kesin şekliyle belirlenmiş hükümlerdir. Bu hükümlerde herhangi bir şüphe duyulması söz konusu değildir. Hepsi Allah’ın dininden ve koyduğu şeriatinin çerçev es indendirler. İslam alimleri bu hükümleri fıkıh diliyle şu şekilde izah etmişlerdir; “İslam- da bilinmesi zaruri olan şeyIer.”(Eo»rî<-»i’-‘ £Tı
İslamın hükümlerini, avamda, havas da böyle biliyor. Varlıklarını isbatlamak için deliller getirmeye veya tartışmalar düzenlemeye gerek yok. Bu konuda; namaz ve zekat gibi İslam’ın şartlarından olan farz ibadetleri, adam Öldürmek, zina etmek, faiz yemek ve şarap içmek gibi büyük günahları, son olarak ta evlilik, boşanma, miras, hadler ve kısas vb. kati hükümleri misal olarak verebiliriz.
Zaruret-i diniyyeden olan hükümleri inkar edenler ya da onları hafife alıp alay edenler kesinlikle kafir olurlar. Onlara mürtet damgası vurulur. Bu hükümler açık ayetlerle ve sarih hadislerle tesbit edilmiş ve bildirilmiş hükümlerdir. Çeşitli asırlarda yaşayan islam uleması bu hükümler üzerinde icma etmişlerdir. Kim bunlardan birini yalanlarsa Kur’an ve Sünnet’i yalanlamış demektir. Bu da küfürdür.
Bunlardan ancak islamla yeni tanışıp da islamın hükümlerinin neler olduğunu bilmeyen, islamın kaynaklarından uzakta bir yerde yaşamış olanlar, istisna tutulabilirler. Onlar zarureti diniyyeden birini inkar ettiklerinde durumları kendileri için bir mazeret teşkil edebilir. Ama bu Allah’ın dinini öğreninceye kadar geçerlidir. Öğrendikten sonra da diğer müslümanlar için geçerli olan hükümler bu tür kimseler için de geçerli olur. 178

Büyük Günahlar İmanı Zedeler Ama Kökünden Kazımaz.

Dördüncü Kaide; Büyük günah işleyen kişi, onlardan tevbe etmezse ve yapmakta da ısrar etse bu, onun imanım zedeler ve var
olan imanının da yavaş yavaş eksilmesine yol açar. Ancak imanı kökünden kazımaz. Tamamıyla dinden çıkmasına yol açmaz. Buna delil olarak şunları gösterebiliriz.
1) Büyük günahlar, imanı kökünden kazımış olsaydı, günahı işleyenler mutlak kafir olurlardı. Ma’siyet ve dinden dönme tek bir şey olurdu. Asi olanda mürted olur ve ona, mürtede uygulanan cezalar uygulanırdı. O zaman da zina, hırsızlık, yol kesicilik, içki içmek ve haksız yere adam öldürmek gibi cezaların islami hükümlerde ayrı ayrı belirtilmesine gerek kalmazdı. Oysa bunların hepsi de naslarla ve icma ile farz olan hükümlerdir.
2) Kur’an-ı Kerim, Kasas suresinde katil aleyhine ve öldürülenin lehine olacak hükümler koymuştur.
“Ey İman edenler! (kasten) öldürülmüşler için kısas size farz kılındı. Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın kısas olunur. Öldürülmüş olanın kardeşlerinden katilin lehine olarak bir şey bağışlanırsa da kısas düşürülse, Ölünün velisi, hakkından ziyade olmayarak diyet almalıdır” 179
3) Kur’an-ı Kerim, birbiriyle savaşan iki gruptan her ikisinin de mü’min olmakta devam edeceklerini bildiriyor.
“Eğer mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine
saldırırsa, saldıranlarla Allah’ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız; eğer dönerlerse aralarını adaletle bulunuz, adil davranınız, şüphesiz Allah adil davrananları sever. Şüphesiz mü’minler birbiri ile kardeştirler; öyleyse dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin; Allah’tan sakının ki size acısın.” (i)
Ayet aralarında sav aşmal arıyla birlikte dini kardeşliklerin ve imanın onlar için geçerliliğini korumuş olduğunu vurgulamaktadır. Sahih bir hadiste Peygamber (s.a.v) de şöyle buyuruyor. “Benden sonra birbirlerinizi vuran kafirler olmayın.”
“İki müslüman birbirlerine kılıç çekerek karşı karşıya geldiklerinde ölen de öldürülen de cehennemdedir.”
Buhari, günah işleyen kimsenin kafir olmayacağını bu hadislerden hareketle savunmuştur. Çünkü Peygamber (s.a.v) onları herne kadar cehennem ateşiyle korkutmuşsa da aynı zamanda müslüman olduklarım da söylemiştir.
Tabi ki hadiste geçen savaşmadan maksat, caiz görülebilecek şer’i bir gerekçenin olmaması dahilinde yapılan savaşmadır.
4) Hatip b. Ebu Belta, bugünkü deyimiyle vatan hainliği denebilecek büyük bir günah işlemişti. Peygamber (s.a.v)’in haberlerini ve askerlerinin harekatını, Peygamberimizce gizli tutulması için son derece titiz davranılmasma rağmen Mekke’nin fethinden az bir zaman önce Kureyş’ e ulaştırmak, bildirmek istemişti. Hz. Ömer (r.a) “Ey Allah’ın Resulü!, bu adam münafıklık etmiştir. Bırakın da boynunu vurayım.” demişti. Peygamber (s.a.v), Bedir savaşına katılmış olması nedeniyle öldürülmesine razı olmamış ve yaptığı bu işi, kendisini dinden çıkarıcı bir iş olarak değerlendirmemişti. Peygamber (s.a.v)’in bu yargısını teyit mahiyetinde şu ayetler nazil olmuştu. 180
“Ey İnananlar! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği inkar etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz; oysa onlar, Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan ötürü sizi ve Peygamberi yurdunuzdan çıkarıyor. Eğer sizler Benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi görterirsiniz? Ben, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. İçinizden onlara sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır.” 181
Allah Teaîa bu ayette, konuştuğu kimselere mü’min unvanım kullanarak hitap ediyor. Ve kendi düşmanlarıyla onların düşmanlarını bir görüyor. Buna rağmen siz onlara sevgi besliyorsunuz.
5) Mü’minlerin annesi Hz. Aişe (r.a)’ye atılan iftira konusunda indirilen ayetler de bu kabildendir. İftira atanlardan biri de, Bedir savaşına katılmış Musattah b. Usase’dir. Hz. Ebubekir ona bir daha mali destekte bulunmamaya yemin etmişti. Allah Teala konuyla alakalı olarak şu ayetleri indirdi.
“içinizde lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere, vermemek için yemin etmesinler, affetsinler, geçsinler. Allah’ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhametli olandır.” 182
Şöyle denilebilir; Musattah ve diğer iftira edenler tevbe etmiştir. Ancak Allah Teala İbn Teymiyye’nin de dediği gibi, kendilerine iyilik edilip affedilmeleri için tevbe edilmesini şart koşmamış tır.
6) Ebu Hureyre tarafından rivayet edilen ve Buhari’de geçen bir rivayete göre sahabilerden biri devamlı içki içerdi. Peygamber (s.a.v) de içki uygulamasını emretmişti. Bazıları ağızlarında şöyle birşeyler gevelemeye başlamışlar; Allah seni rezil rusvay etsin. Peygamber (s.a.v) de; böyle söylemeyin. Ona karşı şeytana yardım etmeyin. Buhari’de geçen bir başka rivayet şöyledir. “Kardeşinize karşı şeytana yardım etmeyin.” Ebu Da-vut’un süneninde bu konuyla alakalı olarak bir fazlalık vardır.” Peygamber (s.a.v) orada bulunanlara şöyle demiştir; Bilakis deyin ki; Allah’ım onu bağışla ona merhamet et.”
İşte bu, kötülüklerin başı olan içkiyi içen bir kimseye karşı gösterilen Muhammed’i bir tavır ve müsamaha ölçüsüdür. Peygamber (s.a.v) içkiyi içene cezasının uygulanmasına razı ama ona la’net edilmesine ve Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmasına asla razı değil. Aksine Müslümanlar arasında onu da kardeş olarak görüyor. Böylece açıkça horlayıp sövmelerini şeytanın içeri girmesi için kalbinde gedik açmalarını yasaklamıştı. Dolayısıyla bu haldeki bir kimseye mağfiret ve rahmet duası yapılmasını, onun kardeş ve dost olarak görülmesini, hidayetine çalışmasını emrediyor. Böylece belki kendini düzeltir de aşırılıklarından vaz geçer.
7) Yine Buhari’de Ömer b. Hattab’tan rivayet edilen bir hadis şu şekildedir. “Peygamber (s.a.v) devrinde adı Abdullah olduğu halde ‘Eşek’ diye çağrılan bir adam vardı. İçki içtiğinden Peygamber (s.a.v) ona had cezası tatbik edilmesini emretmişti. Onun kavminden bazıları; Allah’ım ona la’net et! Ne kadar da çok içiyor, demişlerdi. Bunlara cevaben Peygamber (s.a.v) de şöyle karşılık verdi: Lanet etmeyin. Allah’a yemin olsun onun Allah ve Resulünü sevmediğini bilmiyorum. Bazı rivayetlerde de şöyle geçmektedir.” Onun Allah ve Resulünü sevdiğini biliyorum.” Bazılarında ise” Bildiğim tek şey var ki; o, Allah ve Resulünü seviyor.”
İbn Hacer ‘Fethu’l Bari’ adlı eserinde, İbn Abdilberra’dan naklen, o sahabinin sırf içki içmekten ötürü elli kez had cezasına çarptırıldığını söylemekledir. Peygamber (sav) de la’netlenmesi-ni yasaklamış ve onun Allah ve Resulünü sevdiğini söylemiştir.
Hafız b. Hacer ‘Fethu’l Bari1 adlı eserinde hadisden çıkarılacak faydalı sonuçları şu şekilde sıralıyor.
a) Bu hadiste, büyük günah işleyen bir kimsenin kafir olduğunu iddia edenlere reddiye vardır. Çünkü hadis günah işleyenlerin lanetlenmesini nehyedip böylelerine dua edilmesini emrediyor.
b) Hadisten anlaşıldığına göre bir kişi, Allah Teala’nın kendisine nehyettiklerini işlediği halde Allah ve Resulü’nün sevgisini, işlediği çirkin ameliyle yanyana bulundurmasında herhangi bir çelişki olmayacağını. Çünkü Peygamber (s.a.v) bahsedilen hadiste kişinin, bu günahkarlığıyla birlikte Allah ve Resulullah’ı sevdiğini haber vermiştir.
c) Her defasında günah işlense de Allah’ı ve Peygamber sevgisi silinmez.
d) Bir hadiste “Kişi içki içerken mü’min olarak içmez” diye buyurmakta ise de burada naklettiğimiz hadisten anlaşıldığına göre, imanın içki içenden uzaklaşması, tamamen uzaklaşması manasına değildir. Aksine bu, imanın kemal derecesini kaybetmesi demektir.
8) Herne kadar zina ve hırsızlık etse de ‘lailahe illallah’ diyen bir kimseye cenneti layık gören hadisleri bildirmiştik.
9) Peygamber (s.a.v)’den gelen sahih rivayetlere göre, ümmetinden büyük günahları işleyenlere şefaat edecektir. Bu da iki hükme delalet ediyor.
Birincisi; Büyük günah işlemek, Peygamberin ümmetinin dairesinden çıkmaya sebeb teşkil etmez.
ikincisi; Allah Teala büyük günah işleyenlere ya cehennemden affetmek suretiyle ya da cehennem de belli bir süre bıraktıktan sonra oradan kurtarmak suretiyle merhamet edecektir. 183

Şirkin Dışında Kalan Günahlar Affedilebilir.

Beşinci Kaide; Bu kaide de bir önceki kaideyi teyid niteliğindedir. Affedilmeyecek tek günah, Allah Teala’ya şirk koşul-masıdır. Bunun dışında kalan günahlar affedilebilir. İster büyük günah olsun ister küçük hepsi de Allah Teala’nın iradesi altındadır. Dilerse affeder dilerse cezalandırır.
Allah Teala şöyle buyurmaktadır;
“Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bunun dışındaki (günahları) dilediğini bağışlar. Allah’a şirk koşan kişi, derin bir sapıklığa sapmış olur184
Ayette geçen şirkten kasıt, büyük şirktir. Büyük şirk de; Allah Teala ile beraber başka ilahlar edinmektir. Şirk kelimesi mutlak olarak kullanıldığında bu mana anlaşılır. Büyük küfür de böyledir. Yani Allah’ı reddetmek ve inkar anlamındaki küfrü kastediyorum.
Hafız ibn Hacer şöyle der; Mesela, Hz. Muhammed (s.a.v)’in peygamberliğini inkar eden kişi, Allah Teala ile beraber başka ilahlar edinmese bile yine de kafir olur. Onun için mağfiret olunmaz. Küfrün ve şirkin dışında kalan diğer günahlara gelince, onlar ilahi iradeye bağlıdır. Dilediğini bağışlar dilediğini de cezalandırır.
İmam İbn Teymiyye şöyle demektedir. Tevr^e etmiş olana, ceza verilmesi caiz olmaz. Tevbe ettikten sonra kişinin daha önceden şirk koşmuş olmasıyla diğer günahları işlemiş olması fark etmez. Allah Teala bir ayette şöyle buyurmaktadır. “Ey Muhammed! de ki; Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ınrahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O bağışlayandır, merhametlidir.” Ayette geçen anlam umumi ve mutlaklık taşımaktadır. Çünkü ayette, tevbe eden kastedilmiştir. Diğer tarafda ise özelleştirme ve bir
şarta bağlama vardır. (Mecmu Feteva Şeyh el-İsiam İbn Teymiyye c. 7 s. 484-485)
Bir çok sahih hadis, şirkin dışında kalan günahların bağışlanmasının ilahi iradeye bağlı olduğunu göstermektedir.
Buhari’de geçen ve Ubade b. Samid tarafından rivayet edilen hadiste Peygamber (s.a.v) çevresinde halka oluşturmuş olan sahabelere şöyle buyurmuştur. Bana, Allah’a hiç bir şeyi şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, evlatlarınızı diri diri gömmemek, kendi yanınızda uydurduğunuz şeylerle başkalarına iftira etmemek ve maruf (iyi işler) de İsyan etmemek üzere biat ediniz. Kim bunlara riayet ederse onun mükafatı Allah’a aittir. Bu günahlardan birini işleyen olur da dünyadayken cezalandırılırsa, o ceza kendisi için keffaret olur. Kim de bu günahlardan birini yapar ve Allah onu Örterse onun durumu Allah’a kalır. Dilerse affeder, dilerse cezalandırır.
Bu hadis, biat edilmek için sayılan günahlardan birinin işlenmesi durumunda işleyen kişinin islamdan çıkmayacağını açıkça göstermektedir. Aksine bildirilen günahlardan birini işleyip de Allah Teala tarafından dünyada cezalandırıldığı taktirde bu onun için keffaret olacaktır. Dünya da cezası verilmediği taktirde o kişinin durumu ilahi iradeye bırakılır. Dilerse affeder dilerse cezalandırır.
Aileme Mazeri şöyle demektedir Usame’nin rivayet ettiği hadiste, büyük günahları işleyenleri tekfir eden haricilere ve fasık bir kimse öldüğünde azap çekmesinin vacip olduğunu iddia eden mutezilelere reddiye vardır. Çünkü Peygamber (s.a.v) bu günahların ilahi irade altında olduğunu haber vermiş; ‘Öldüklerinde kesinlikle azap göreceklerdir’ diye herhangi bir şey söylememişlerdir.
Tayyibi de şöyle demiştir:
“Bu hadiste, hakkında çok açık bir delil olmadıkça bir insanın cehennemlik olduğunu söylemenin mahsurlu olduğuna işaret var.” (Fethul Bari) 185

Naslarda Ortaya Çıkan Küfrün; Büyük Ve Küçük Küfür Diye Ayrılması

Altıncı Kaide; Kur’an ve Sünnet’te geçen küfürden kasıt; büyük küfürdür. Büyük küfür, dünya hükümlerine göre dinden çıkarırken ahiret hükümlerine göre ise ebedi cehennemlik kılar.
Kur’an ve sünnet’te geçen küçük küfür İse, onu işleyen kişiyi cehennemde ebedi bırakmaz, sadece cehennem ateşiyle azap-landırmaya müstehak kılar ve kişiyi dinden çıkarmaz ama yapanı fasıklık ve günahkarlıkla damgalar.
Birinci anlamda kullanılan küfür, Hz. Muhammed (s.a.v)’in getirdiği hükümlerin veya dinde inanılması zaruri olan hükümlerin bazılarını inkar etmektir.
İkinci anlamda kullanılan küfür ise, Allah Teala’nın emrine aykırı davranan veya nehyettiklerini yapan kişileri kapsar. Bu konuyla alakalı olarak bir çok hadis rivayet edilmiştir. Mesela, “Kim Allah’ın dışındaki şeyler adına yemin ederse (Allah’ı) inkar etmiş olur. “Bir rivayette ‘şirk koşmuş olur” diye geçiyor.” Müslümana sövmek fasıklık onanla savaşmak ise küfürdür.”
“Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kafirler olmayın.”
“Sakın babalarınızdan yüz çevirmeyin kim babasından yüz çevirirse (nimete) küfretmiş olur.”
“Kim (müslüman) kardeşine ‘Ey Kafir!’ derse, onu tekfir edişi kendisine döner.”
O zaman biz de şöyle diyebiliriz; yukarıdaki naslarda ve benzeri diğer naslarda bahsedilen küfür, insanı dinden çıkaran küfürler değillerdir. Bunu isbatlayacak başka deliller de vardır.
Bazan sahabenin birbiriyle savaştıkları da olurdu ama onlar hiç bir zaman birbirlerini kafirlikle itham etmediler.
Nakledilen kesin rivayetlere bakılırsa Hz. Ali bin Ebu Talip, Cemel ve Sıffin savaşlarında kendisiyle savaşanları tekfir etmemiş, sadece onları asilikle nitelemiştir. Bir sahih hadiste anlatıldığına göre Peygamber (s.a.v) Ammar’a şöyle demiştir Seni asi bir topluluk öldürecek. Sahih bir hadiste Peygamber (s.a.v) Hariciler hakkında şöyle buyurmuşlardır. “İki gruptan hakka en yakın olan, onları öldürecektir.” Hz. Ali (r.a) ve beraberindekiler onlarla savaşmışlardı.
Aynı şekilde Kur’an da savaşan iki topluluğun mü’min olabi- leceğini vurgulamıştır. “Mü’minlerden iki grup savaşırlarsa ara- x larını düzeltin.”
“Mü’minler ancak kardeştirler. Kardeşlerinizin arasını düzeltin.”
Bunlara misal olacak hadisler de verebiliriz. Kim Allah’ın dışındaki şeylere yemin ederse (Allah’ı) inkar etmiştir veya (O’na) şirk koşmuştur.
Bir müneccime veya kahine gelip de onun söylediklerini doğrulayan ve ona inanan kimse Allah’ın Muhammed’e indirdiklerini inkar etmiş olur.
Bu gibi hadisleri islam alimleri esas olarak alıp bu davranışta bulunan kimseleri kafir diye ve islam dininden çıkar diye nitele-memişlerdir.
Bazan insanlar Allah’ın dışındaki şeyleri kullanarak yemin ederler. Müneccim ve kahinlerin söylediklerini doğrularlar. İlim ve din adamlarının söylediklerini inkar edip sapkınlığa düşerler. Ama hiç kimse onların dinden dönmüş olduklarına bundan dolayı kendileriyle müslüman hanımlarının ayrılması gerektiğine hüküm vermedikleri gibi onların ölümü halinde de namazlarının kılınmayacak ma ya da müslümanların kabirlerine defnedilemeyecekle-rine ilişkin herhangi bir emir de vermemişlerdir. Merfu bir hadisteşöyle geçmektedir. “Bu ümmet hiç bir zaman delalet üzerine icma etmez. ”
Bundan dolayı İbn Kayyım, işlenen bazı günahları küfür olarak nitelendiren hadisleri sıraladıktan sonra şöyle söylemiştir.
Bu hadislerdeki kasıt şudur; bütün günahlar küçük küfür , türündendir. Bu da ibadetleri yapmak anlamına gelen şükrün zıddıdır. Yapılan iş ya şükürdür ya küfürdür ya da bunların dışında üçüncü bir şeydir. (Medaricü’s-Salikin c. I s. 355)
Birinci anlamdaki küfrün (yani büyük küfrün) karşıtı imandır. Buna göre kişiye ‘Mü’mindir ‘veya’ Kafirdir’ denilebilir. Allah Tea-la da şöyle buyuruyor. “Onlardan kimi iman etti kimi inkar etti.” 186
“Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlerin dostları ise ta-ğutlardır. Onları, aydınlıklardan karanlıklara çıkarır.” 187
“İman ettikten sonra inkar eden bir kavme Allah nasıl hidayet etsin” 188
(~ İkinci manadaki küfre -yani küçük küfür- gelince, onun karşılığı da şükürdür. İnsan ya nimete şükreder, ya da nankörlük eder. Allah Teala insanı nitelerken şunları söylemektedir. “Şüphesiz ona yol gösterdik. Buna, kimi şükreder kimi de nankörlük.” 189
“Şükreden ancak kendisi için şükreder. Nankörlük eden de bilsin ki, rabbi müstağnidir. Kerem sahibidir.”
Bu vesileyle Hafız İbn Hacer, Kurtubi’nin “Şeriat koyucunun diline göre küfür, zaruret-i diniyyeden bilinen şeyleri inkar etmektir” sözlerini nakleder ve sonra da şöyle der; şeriatta küfür,nimeti inkar etmek, şükür etmemek ve verilen nimetin hakkını yerine getirmemek demektir. Bu hususta Sahih-i Buhari’nin ‘İman Kitabı’mn ‘Kocaya nankörlük ve ‘Küfür fiilini işlediği halde kafir olmama’ bölümlerinde, büyük günah işleyenleri kafir sayan Haricilerin fikrini çürütücü hadisler mevcuttur.
“Küfür işlediği halde kafir olmama” ibaresi İbn Abbas ve tabiinden bazıları şu ayetin tefsiri mahiyetinde rivayet edilmiştir. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.”
Bu da gösteriyor ki küfür, büyük ve küçük diye iki kısma ayrılır. Bu taksimat selef alimleri tarafından yapılmış ve günümüze kadar gelmiştir.
Aynı taksimat şirk, fısk, zulüm ve nifak için de gösterilebilir. Yani şirk, fısk, zulüm ve nifak da aralarında büyük ve küçük diye ayrılabilirler. Büyük olanlar, cehennem de ebedi kalmayı gerektirirken küçük olanlar ise böyle bir şey gerektirmez.
Buhari Sahihinde ‘Zulm işlediği halde zalim olmama’ başlığı altında bu konuya değinmiş ve delil olarak da İbn Mesut’un şu rivayetini nakletmiştir.
“İşte güven onlaradır. İnanıp imanlarına zulüm karıştırmayanlarındır. Onlar doğru yoldadırlar.” 190
Sahabe şöyle sormuş; Ey Allah’ın Resulü! Hangimiz nefsine zulmetmez ki? Peygamber (s.a.v) de; sizin dediğiniz gibi değil. ‘İmanlarına zulüm karıştırmayanlar’ demek ‘şirk karıştırmayanlar’ demektir. Sizler Allah’ın “Muhakkak ki şirk büyük bir zulümdür” ayetini duymadınız mı? diye buyurmuştur.
Hadis, Buhari’nin kasteddiği şekilde delildir. Sahabe ‘Zulüm’ kelimesinden hertürlü isyan manasını anlamıştı. Peygamber (s.a.v) bunu reddetmemiş ve yalnız, en büyük zulüm türünün ‘Şirk’ olduğunu sahabeye izah etmişti. Bu da zulmün çeşitlere ayrıldığını göstermektedir. 191

İmanın Küfür, Nifak Veya Cahiliyetle Birlikte Bulunabilmesi.

Yedinci Kaide; İmanla beraber, küfrün veya cahiliyetin veya-hutta nifakın bir ya da bir kaç şubesi bulunabilir.
Bu hakikat önceki ve şimdiki bir çok alim tarafından anlaşılmamıştır. Onlar bir kimsenin ya mü’min ya da kafir olabileceğini, ikisi arasında olamayacağını tasuvvur ederlerdi. Şöyle söyleyen kişi de bu görüşe oldukça yakındır. Ya tam bir müslüman ya da tam bir cahil, bu ikisinden sonra üçüncüsü asla olamaz.
İnsanlardan birçoğunun yöntemi budur. Vasat noktalara bakmadan gözlerini hep uç noktalara çevirirler. Onlara göre bir şey ya beyazdır ya da siyah. Beyazla siyahın karışımıyla bir üçüncü rengin olabileceğini hiç düşünmezler.
o Ne gariptir, bazan öyle insanlara veya topluluklara rastlarız ki bunlar, imanın kamil manada bulunmadığı, imanlarıyla beraber nifak ve küfür alametleri taşıyan bir toplumla ve ferdle karşılaştıklarında onlar hakkında hemen ‘Küfür’ ya da ‘En büyük münafık’ hükmünü vermeye yeltenirler. Bu gibi kimseler imanın, küfür ve nifakla bir arada bulunamayacağına inanırlar. İslamın ve cahiliyenin bir arada bulunamaz iki zıt etkenler olduğunu düşünürler.
Aslında bu mutlak iman ve mutlak küfür için düşünülecek olursa doğrudur. Aynı şey islamla, cahiliye ve nifak arasında da geçerlidir.
Ama hiçbir kasıt olmaksızın; yalm imana, küfrün veya yalın imana, nifakın ya da yalın bir İslama cahiliyyenin karışmasını incelediğimizde bunların bazen bir arada olabileceğini görürüz. Nitekim hadisler ve selef alimlerinin görüşleri buna delildir.
Sahih-i Buhari’de geçen bir hadiste Peygamber (s.a.v) Ebu-zer’e (r.a) şöyle buyurmuştur. Sen, içinde cahiliye (kırıntıları) olan birisisin. Ebuzer (r.a); “Mücahit, doğru sözlü, güvenilir ve İslama ilk girenlerden olmasına rağmen yine de onun hakkında Peygamber (s.a.v) böyle söyleyebiliyor.
Yine Buhari’de geçen bir hadisde: “Kim cihat etmeden veya cihat etmeyi içinden geçirmeden ölürse o cahiliyenin bir çeşidi üzerine ölmüş olur” buyruluyor.
Ebu Davut Huzeyfe b.Yemani’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir. Kalpler dört çeşittir; perdeli olan kalp, bu tür kalp kafirlerin kalbidir. Üzeri yosunlaşmış kalp. Bu da münafığın kalbidir. Bir de herşeyden mücerret bir kalp vardır ki o da, mü’minin kalbidir. Bir kalp de var ki onun için de hem iman hem de nifak var. Bu kalpteki iman bir ağaç gibidir. O ağacı temiz ve berrak sular besler. Bu kalpteki nifak ise, bir yaraya benzer ki bu yarayı da kan ve irin besler. İşte iman ve nifaktan hangisi bu kalpte fazla bulunursa o galip gelir.
İbn Teymiyye şöyle buyurmaktadır. Huzeyfe’nin bu sözleri Allah Teala’nın şu ayetine delalet etmektedir. “O gün onlar, imandan çok küfre yakındılar.” Zaten o günden önce onlarda mağlup durumda olan bir münafıklık vardı ama Uhud Günü geldiğinde nifakları galip geldi ve onları küfre daha da yaklaştırdı.
Abdullah İbn el-Mübarek’in Hz. Ali’den rivayet ettiği bir hadiste şöyle Duyurulmaktadır. İman, kalpte bir beyaz nokta olarak belirir. Kul imanını artırdıkça o beyazlık da artar. Sonunda iman kemale erince beyazlık da tüm kalbi kaplar.
Nifak ise kalpte siyah bir nokta olarak belirir. Kul nifak (işlediği) sürece kalpteki siyahlığı da artar. Sonunda kulun nifakı kemale erince kalbide bir siyahlık bürür. Allah’a yemin olsun ki, şayet mü’minin kalbini yarabilsenbeyazlığı görebilirsiniz.
Şayet kafirin kalbini yarmanız mümkün olsa onun da kalbinde siyahlığı görmeniz mümkündür.
İbn Mes’ut şöyle der. Suyun baklayı yeşerttiği gibi zenginlik de nifakı yeşertir.
İmam İbn Teymiyye de şöyle buyurmaktadır. Bu tür sözler (İbn Me’ud’un dediği) selef alimlerinin sözlerinde çokça geçer. Onlar kalbin içinde hem imanın hem de nifakın bulunabileceğini açıklıyorlar.
Kitap ve Sünnet de aynı şeyleri söylüyor. Peygamber (s.a.v) İman ve nifakın şubelerinden bahsetmiş ardından da şöyle buyurmuştur. Münafıklık şubelerinden birisi kendisinde bulunan kişi, onu terkedinceye kadar bu münafıklık kendisiyle birlikte olur. Münafıklık şubesi çoğu defa iman şubesiyle birlikte bulunur.
Bu nedenle Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır. Kalbin de zerre miktarı iman bulunan kişi (sonunda) cehennem ateşinden çıkar. Kalbinde bir parça da olsa iman bulunan kişinin ebedi cehennem ateşinde kalmayacağı bilinmektedir. Kalbinde çokça nifak bulunan kişi de belli bîr miktar azap çektikten sonra, o da cehennem azabından kurtulur.
Buna göre Allah Teala, bedevi araplar hakkında şöyle buyurmaktadır. “Bedeviler dediler ki, biz iman ettik. De ki, siz iman etmediniz. Ancak ‘biz müslüman olduk’ deyin. Kalbinize iman henüz yerleşmemiştir.” Allah Teala imanın, onların kalbine girmediğini belirtiyor. Böyle olmasına rağmen bu hal, iman şubelerinden birinin onların kalbine girmesine engel teşkil etmeyecektir. Nitekim zinakar ve hırsızın, kendi nefsi için isteğini din kardeşi için istemeyen, komşuları tarafından kötülük yapmasından korkulan kişiler mü’min olamazlar ama onların kalplerine iman giremez diye de bir kaide kesinlikle yoktur. Bazı vecibeleri terkettikleri için Kur’an ve hadisler bir çok insanların imandan yoksun olduğunu haber vermektedir. (Kitab-ı İman el-Kebir Mecmuu Feteva’dan, İbn Teymiyye. c. 7 s. 303-305)
Başka bir yerde konuyla alakalı olarak İbn Teymiyye şunları söylemiştir. Maksat şudur; mü’minlerin en hayırlısı, cennetin en yüksek derecesinde bulunandır. Münafıklar ise cehennemin en alt tabakasında bulunurlar. Heme kadar dünyada zahiren müslüman olarak görünmüş ve müslümanlara uygulanan hükümler uygulanmış olsa da. İman ve nifak bulunan bir kimseye ‘Müslü-mandır’ denebilir. Çünkü böyle bir kimse salt münafık değildir. Nifak kişide daha galebe çalarsa mü’min ismini almaya layık olmaz. Aksine böyle birine münafık demek daha uygun olur. Beyaz ve siyah bulunup da siyahlık daha baskın çıkmışsa o kimse için siyah olduğunu söylemek beyaz olduğunu söylemekten daha doğrudur. Çünkü AUah Teala da öyle buyurmaktadır. “O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar.” Şayet imanı daha baskın çıkmış olsa da nifak alameti taşıdığından dolayı, onu cehennem azabıyla ikaz etmek gerekir yoksa cennet va’dedilen mü’minlerin sınıfına sokmak değil. Herne kadar belli bir azap çekip de imanı nedeniyle cennete girecek olsa da.
Ehli heva olan, Hariceler, Mu’tezileler, Cehmiyye ve Mürcie şo ekolüne bağlı olanlar şöyle diyorlardı. Kulda hem iman hem de nifak bir arada bulunamaz. Hatta onlardan bir kısmı bulunamayacağına dair icma etmişler. Tabi ki, bu konuda hataya düşmüş ve Kitap, Sünnet ve sahabenin yapıp da onlardan gelen nakillere ve tabiinin sözlerine aykırı hareket etmişlerdir. Bu görüşler akla ve mantığa da aykırıdır.
Hatta Harici ve Mutezileler bu fasit görüş üzerinde durarak şöyle demişler. Bir kimsede, sevabı hak edecek taat ile azabı hak edecek ma’siyet bir arada bulunamaz. Bir kişi hem övülüp hem yerilemez. Hem sevilip hem nefret edilemez. Hem cenneti hak etmesi hem de cehennemi hak etmesi düşünülemez. Bundan dolayı günahkar birinin cehennemden kurtulabileceğini kabul etmemişler. Ve de cehennem ateşinden kurtarmak için kesinlikle herhangi bir kimseye şefaat edilemeyeceğini savunmuşlardır.
Aşırı Mürcteler hakkında şöyle bir şey anlatılır. Mürcieler,Haricilerin ve Mutezilelerin ileri sürdükleri yaklaşıma muvafıktırlar. Ayrıca onlar; “Büyük günah işleyenler bile cennete girer cehenneme değil” görüşündedirler.
Ehl-i sünnet ve’l cemaat, sahabe, tabiin, diğer hadis ve fıkıh alimlerinin görüşlerine gelince, onlar şunu savunuyorlar. Azabını çekeceği günahları bulunan bir kişinin kendisini cennete götürecek iyilikleri de bulunabilir. Ma’siyet içinde bulunanlar itaatkar da olabilirler. Bu ittifakla böyledir. Yukarıdaki sapık gruplar, böyle bir kişinin statüsü hakkında değil de, mü’min veya münafık olarak adlandırılmasında anlaşmazlığa düşmüşlerdir.
Mür’cie, hem iyilikleri hem de günahları olan kimseler için “Onlar iman-ı kamil insanlardır” der.
Ehl-i Sünnet ve’l cemaat imamları ise ‘Hayır onlar eksik imanlı kimselerdir’ der. Şayet eksik imanlı olmasalardı cezaya müste-hak olmazlardı. İcmaya göre onlar eksik itaat ve takva sahibi kimseler gibidirler. Böylelerine ‘Mü’min’ denebilir mi?
Bu konuda iki görüş vardır. Tabiki tafsilata inmek gerekir.
Böyle birisi köle ise, keffaret amacıyla azad edilecek olsa mü’min muamelesi görür. Çeşitli ayetlerin başında bulunan ‘Ey iman edenler’ hitabının kapsamına da girer.
Ama uhrevi meselelere gelince, aynı kişi, cennetle va’dedilen mü’minlerden değildir. Gerçi cehennemde ebedi kalmasına mani bir imanı vardır. Bu imanı sebebiyle belli bir miktar cehennemde azabını çeker, sonra tekrar cennete girer. Bundan dolayı şöyle söylenmiştir îmanıyla mü’min, günahı ile fasıktır, ya da eksik imanlıdır.
Ehl-i sünnet imamlarından bazılarıyla Mu’tezileden olanlar, imanıyla birlikte nifak taşıyan birine mü’min dememişlerdir. Onlara göre; fasık ismi, Allah Teala’nın şu ayeti nedeniyle mü’min ismiyle taban tabana zıttır.” Hiç inanan (mü’min) bir kimse fasık gibi olur mu?”
Öyleyse diyebiliriz ki, bir insanın kalbinde imanla birlikte küfür de bulunabilir.
Peygamber (s.a.v), günah işleyeni günahıyla birlikte kalbinde }° zerre kadar imanla ebedi cehennemlik olmayacağını vurguladığı halde yapılan bir çok günahı da küfür diye nitelediği rivayet edilmiştir. Bunlara örnek olarak: “Müslümana sövmek fısk, onu öldürmek ise küfürdür.” Ayrıca: “Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kafirler gibi olmayan” hadislerini verebiliriz.
Bu Resulullah (sav)’den gelmiş sahih bir rivayettir. O veda haccında, münadilerin bunu bütün insanlara duyurmalarını istemişti. Hadiste haksız yere birbirinin boynunu vuranlar “kafirler” olarak isimlendirilmiştir. Dolayısıyla bu fiilin kendisi “küfür” olmuş oluyor.
Bu noktada, şu ayetlere dikkat edelim; “Mü’minlerden iki taife birbiri ile savaşıyorsa, aralarını bulun.” (Hucurat suresi, ayetin tamamı daha önce geçmişti.) Ayette zikri geçen insanlar, tamamen imandan çıkmamışlardır, bununla beraber içlerinde küfürden bir parça vardır. Bu durum bazı sahabelerin sözlerinde de yerini bulmuştur. “Küfrün biri bu vasfı kazanmış olur.” gibi.
Dikkat edilirse yukarıdaki rivayette “kardeşine” şeklinde ifade edilmiştir. Aynı zamanda “ikisinden biri bu vasfı kazanır” demiştir. Eğer yapılan bu iş kişiyi islamdan tamamen çıkarıyor olsaydı “kardeşinize” denmezdi, çünkü küfürden bahsedilmektedir. 192

İtaat Hususunda Müslümanların Değişik Mertebelerde Bulunmaları

Sekizinci Kaide:
Bu kaide de bundan önceki yedinci kaideyi doğruluyor. İnsanların mertebeleri, Allah’ın emirlerini yerine getirme ve O’nun yasaklarından kaçınma konusunda farklılıklar gösterir.
Bu itibarla Allah’a olan iman ve yakınlık dereceleri de farklılık arzeder. Kitap ve sünnet de bunu belirtiyor. Buradan hareketle, Selef alimleri, imanın artıp eksilebileceğini tesbip etmişlerdir.
Tüm insanları melekler mertebesinde görmek büyük bir hatadır. Onların yaratıldığı ve onları toprağa bağımlı kılan yaradılış unsurlarını unutmak da büyük bir hatadır.
Bu gerçeği -yani, Allah Teala’ya iman ve itaat konusunda insanların farklı mertebelerde bulunmaları gerçeğini- Resulullah (s.a.v.)’ın belirttiği gibi Kur’an tesbit etmiş ve belirlemiştir.
Allah Teala Fatır suresinde şöyle buyurmuştur.
“Sonra bu kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras bırakmışızdır. Onlardan kimi kendilerine yazık eder, kimi orta davramr, kimi de, Allah’ın izniyle, iyiliklere koşar. İşte büyük lütuf budur.” 193
Allah Teala’nın kendilerine kitabı miras bıraktığı ve kullarının arasından seçtiği toplum üç sınıfa ayrılır.
1) Kendilerine zulüm edenler; İbn-i Kesir’in dediği gibi, ya kendilerine yüklenen ibadetlerde aşırı giderler ya da haram işlerler.
2) Mutedil olanlar; iktisatlı davranıp buna göre hareket edenlerdir. Bu gibi kimseler de ibadetlerini yerine getirirler, haramları yapmaktan sakınırlar. Zaman zaman bazı müstehapları terkettik-leri gibi mekruhları da yaparlar.
3) Hayırda yarışanlar. Bunlar ibadetleri yerine getirdikleri gibi müstehapları da yapmakta titiz davranırlar ve mekruhlardan uzak bir hayat yaşarlar. Bazı mubahları da terkettikleri olur. (İbni Kesir)
İşte kiminde yalpalar bulunan, kiminde eksiklikler olan, ve kiminde de kendine zulüm yapma karakteri bulunan tüm insanlar, Allah’ın seçtiği kulların içerisinde yer alırlar.
Bu üç tabaka, bir takım mertebelere ayrılırlar ya da daha önce bahsi geçen üç sımfa ayrılır. Meşhur cibril hadisi bu üç sınıf insanın bulundukları mertebeleri bildirmiştir; “İslam”, “İman”,
“İhsan”.
Allah Teala içlerinde kendi nefislerine zulüm edenler olduğu halde, onların cennet erilinden olduğunu haber vermiştir.
İbni Abbas yukardaki kendilerine miras bırakılan insanlardan bahseden ayeti tefsirinde şunları söylüyor; “Kendilerine zulm edenler bağışlanır, orta yolu takip edenlerin hesabı kolay olur, bu ikisinde önde, hayırda başta bulunanlar ise bir hesap vermeden cennete girer. (El-Masdaru’s-sabık)
Kendilerine zulm eden kimselerin yaptıkları haramlardan maksat, büyük günahların dışında kalan küçük günahlar değildir. Tev-be edenlerden kasıt tüm günahlarından tevbe edenler de değildir. Gerek haramları işleyenler ve gerekse günahlarından tevbe edenler İbn-i Teymiyye’nin dediği gibi, orta yolu takip edenlerle hayırda yarışanların sınıfına girerler. “Adem oğlundan günahsız tek kimse yoktur. Ama günahından tövbe eden herkes orta yolu takip edenlerin ve hayırda yarışanların yanında yer alırlar.”
Her kim de büyük günahlardan kaçınırsa, bu onun kötülüklerine keffaret olur. Allah Teala da bunu şöyle ifade etmiş;
“Size yasak edilen günahlardan kaçınırsanız, kusurlarınızı örteriz” 194
Kendilerine zulüm eden insanların bulunması muhakkaktır. Bu gibi kimseler, hatalarını temizleyecek bir azaptan sonra da olsa cennete gireceklerdir. (İbn Teymiye, Fetevâ)
Öyleyse, her ne kadar bir müslüman orta yolu da takip etse,kendine zulüm de etse, küfürden nefret edip fısk ve isyandan uzak durması gerekir. Çevresindeki insanların üzerine akın akın gittiği ahlaksızlıklara rıza göstermesi mümkün değildir. İmanın en alt derecesi, müslümanın kalbiyle yapılan ahlaksızlıklara karşı buğz duymasıdır. Yani, ondan nefret eder, yapıldığı için kendisini üzer ve onlara kin duyar. Buna karşılık imanın en üst mertebesi ise, gücü yettiği kadarıyla yapılan kötülüklere ve ahlaksızlıklara diliyle müda- hale etmesidir.
Bu konuda dillerde dolaşan şu sahih hadisi nakledebiliriz “Sizden kim kötülük gördüğünde, onu eliyle düzeltsin buna gücü yetmiyorsa diliyle, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz etsin. Bu da imanın en zayıf olanıdır.” Açıkladığımız mefhuma göre, kalp ile yapılan buğz, imanın en zayıf olanıdır. Bunun manası şudur. Bir kimse, bu zayıf iman derecesini koruyamadığı takdirde kendisinde iman yok demektir. Bu konu, Ibn-i Mes’ud’un Peygamber (s.a.v)’den rivayet ettiği ve Müslim’in sahihinde geçen bir hadiste de aynen şöyle geçiyor. “Allah’ın benden önce gönderdiği bütün peygamberlerin, çevrelerinde ümmetleri içinden seçtikleri sahabileri ve havarileri vardı. Bunlar peygamberlerinin sünnetine sarılırlar ve emirlerini yerine getirirlerdi. Bu kişilerden sonra durum değişir. İnsanlar, onların yapamadıkları şeyleri onlara isnad ederler ve onların istemedikleri şeyleri yapmaya-başlarlar. Kim, bunlarla eliyle cihat ederse o mü’mindir. Kim, diliyle cihad ederse o, mü’mindir. Kim de, kalbiyle cihat edese o da mü’mindir. Bunun dışında kalanların hiç birinde hardal tanesi kadar iman yoktur.”
İşte ayet-i kerime bu tür zalim ve fasıklarla kalbiyle mücadele etmeyenlerin yani onların yaptıkları işleri, zulümleri ve fıskları kınamayanların kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunamayacağını haykırıyor. Bir başka ibareyle söylemek gerekirse, böyle kimselerde imanın zerresi dahi yok demektir.
Diğer taraftan, hadiste bu anlatılan vasıftaki mücadele şekilleri, müslümanın kalbine ve duygularına yöneliktir. Nefsine hükmeden bir kimse yapılan kötülüklere razı mı olur yoksa açıkçakızgınlığını mı gösterir? Eğer bu çirkinlikleri işleyenlere karşı kalbinde bir rızalık gösteriyorsa, bunu, onun fıs kından, zulmünden veya Allah’ın şeriatının dışına çıktığı için mi gösteriyor yoksa rızalık göstermesinin altmda yatan başka sebepler mi var? Mesela, maslahat gereği ya da aralarında her hangi bir yakınlaşmayı sağlamak ve buna benzer şeyler için. Şayet müslüman bir insana yaklaşacak veya uzaklaşacaksa bunun sınırını islami ölçülere göre belirlemelidir. Ayrılığı da İslama göre olmalı yakınlığı da. 195

Son Soz

Bahsettiğimiz kaidelerin ve kesin delillerin ışığı altında yaptığımız açıklamalardan sonra, her akıl sahibi kimse tekfirde aşırı giden kardeşlerimizin içine düştükleri bu büyük hatanın ve tehlikenin sınırlarını anlamış olsa gerek. Bu kardeşlerimiz, kendi görüş açılarına aykırı düşen şer’i nas ve delillerden yüz çevirerek te’vil yaparken keyfi uygulamalara yönelerek, delil olmayacak hükümlerden kendilerine delil çıkararak, önceki ve şimdiki alimlerin ve imamların görüşlerine uymayarak ve kendilerinin imamlık ve mutlak içtihat derecesine geldiklerini iddia ederek toplumu ya da fertleri bir çırpıda küfürle itham edebiliyorlar. Halbuki kendileri tüm ümmete, selefe ve halefe muhaliftirler. Allah korusun, bu gerçekten çok tehlikeli bir durumdur. Bu meselenin tek sebebi vardır o da; Allah’ı tanımamak, insanları tanımamak ve nefsi tanımamaktır. Nefsini tanıyan insana Allah rahmet etsin. Bir sahih hadis ise şöyledir: “Aşırılıktan kendinizi koruyun! Sizden önceki aşırılığa kaçanlar da helak edildiler.”
“Aşırı olanlar helak oldular” Peygamber (s.a.v) bunu üç kez tekrarlayarak söylemiştir. Tüm bunlarla birlikte ben, bu kardeşlerimizin içine düşmüş oldukları duruma düşmek istemem. Müslümanı tekfir edeni kafir sayan hadisler olsa da ben bu aşırı giden kardeşlerimizin insanları tekfir ettikleri gibi onları tekfir etme cür’etini gösteremem. Çünkü bu hadisler, müslümanı tevil-siz bir şekilde tekfir eden kimseler hakkındadır. Reddedildiği halde onlar müslümanları kafir sayabilmek için bir takım tevillereyöneliyorlar. Bundan dolayı, her ne kadar haklarında zemm edici sahih hadisler varsa da, islam alimleri haricilerin tekfir edilmesi hususunda görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir. Mü’minlerin emiri Ali bin Ebu Talib’in haricileri tekfir etmediği ve onmlarla yapılan savaşta kılıcı ilk çekenin de Hz. Ali olmadığı kesindir. Kendisine “Hariciler kafir midir?” diye sorulduğunda, o da “onlar küfürden kaçmışlardır.” diye cevap vermiştir.
Bu nedenle, aşırı gitmelerine ve düşüncelerinde doğru bir istikametten ayrılmalarına rağmen, yine de onlara kardeşlerim demekte ısrar ediyorum. Şayet onlar, tarafsız bir gözle ve insafla, hakkı istemekte ihlaslı davranarak, tutuculuktan uzak, arkadaşlarının ayıplamalarından korkmadan ya da bağlı oldukları yerlerin tehditlerine kulak asmadan yazdıklarımı okurlarsa tekfir konusundaki fikirlerinden vaz geçeceklerine yakinen inanıyo-
Ben şuna inanıyorum; bu aşırı cemaatler içerisinde ihlaslı, Allah rızasından başka bir şey istemeyen, ahirete talip olan, is-lamin nusreti için çalışan gençler var. Ne var ki bu gençler, asıl islam kültürünü ve geniş islam fıkhını kendilerine siper edinme-dikleriden, bu tür aşın uç fikirler, her şeyden uzak boş kalplere yerleşip kendilerine bir yer yapmışlardır.
Şunu da belirteyim ki, bu gençlerden birçoğu, tehditlere aldırmadan, hakka boyun eğmişler. Eziyetlere uğradıklarında da sabretmişler ve birbirlerine sabrı tavsiye etmişlerdir.
Biliyorum ki, bu mesele islami hareket meydanının boş kalmasından kaynaklanıyor. Bu fikre sahip aşırı uçlar, karanlık mahzenlerde hareketlerini yürütüp bu mahzenlere sığınmak zorunda kalıyorlar. Ne zaman ki; İslam davetinin güneşi doğar, aydınlığı ufku kaplar ve hiçbir korku duymaksızın sesini yükseltirse, o zaman bu mahzenlerde gizlenen aşırı uçlar da kendiliğinden normale dönerler.
Prof. Dr. Yusuf El-Kardavî, Çağdaş Meselelere Fetvalar

[ Benzer Yazılar ]
[ Ne Demişler ? ]


Yazılarda Arama Yap !
Instagram'da takip et !
    Kalbe Sığdırılan Kainat
    Kalbe Sığdırılan Kainat
  • Gönüller Fatihi Büyük Üstad'a
  • Bekle Beni
Twitter'da Takip Edin !

  • Google Plus Profilim
    Tavsiye Bağlantılar