20
Mayıs
2014
Yorum Yok
AileAyşegül YıldızİslamKöşe YazılarıMakaleler
Okunma

Rabbim Bana Katında Cennette Bir Ev Yap(Hewar Mari)

hewar

Bismihî Teâla
Bizim yüreklerimiz dağlara aşıktı. Meskenlerimiz dağlardı. Okuduğumuz tüm kitaplar o dağları yazardı. Dağ çiçekleri toza toprağa belenerek oralarda destanlar yazardı.
Barakalarımız vardı dağlarda. Ve içlerini imanla süslediğimiz, aşkçerağı ile aydınlattığımız kulübelerimiz. Ah! O kulübelerimiz… Biz dağlardaydık o zamanlar, kardeşlik. Dağların kokusunu ancak oranın ahalisi bilir. O diyarlar da sineye buram buram miski amber çekilir.
Dağlardaydık o zamanlar. Etrafımızda geceyi libas edinmiş bir yığın karabasanlar. Gönlümüzde tevekkül vardı, dillerimizde dualar. Ve tüm meşakkatlere inat avuçlarımızda tuttuğumuz umutlar. Çektiğimiz eziyetler bizleri Yüce Mevlâ’ya kavuşturacaklar. Ruhlarımızı visale doğrultacaklar.

Hatırlıyorum o günleri kardeşlik, tıpkı senin gibi… Bir gece vakti kulübemizi telaşla, ama aşkla terk edişimizi! Ağabeyin üniversite son sınıftaydı. Artık okula da devam edemeyecekti. Varsın, mezun da olmasın ne çıkar. Bizim yüreklerimizi aşk ateşi yakar. Bıraktığımız hayat bize el sallar. Bizi bekleyen yollar aşka bakar. Kucağımda altı aylık kızım, kolumda içerisinde sadece bebeğimin bir günlük mamasının bulunduğu çantam bir de Kur’an. Zemzeme koşuyorduk Hz. Hacer gibi… Aldırmadık meçhul zorluklara, zira dağlardaydık o zamanlar. Teslimiyetin yüreğimizde tavan yaptığı anlardı işte o zamanlar…
Gün oldu şehre indik. Biz aşina değildik şehir hayatına. Öğrenmiştik hayatımızı dağlarda idame ettirebilmeyi. Kurtlarla, çakallarla, haramilerle mücadele edebilmeyi, eziyet ve sıkıntılara göğüs gerebilmeyi! Lâkin bizler “biraz da güvenli otoban yollarında seyahat edelim” dedik. Belki de yorgun ruhumuzu tehlikesiz beldelerde yürüyerek biraz dinlendirmek istedik. Heyhat! Bu gaflet anı ne de kötü bir karardı. Biz okumuştuk dağları. Ama hiç bilmiyorduk şehir eşkıyalarının tuzaklarını…
… Bir kapana rast geldik “bu da nesi” dedik. Gaflet anımızda bizi yakalamıştı. Dağlarda Kafkas Kartallarının kardeşleri şimdi ürkek bir serçe olmuştu şehir eşkıyalarının kapanlarında. Cendereye sıkışan ruhum bir pencerenin pervazına kondu. Ürkek gözlerle etrafı seyrediyordu. Korkudan titriyordu. Ve “hewar mari” diyordu. Dağlardaki herkes bu feryadın ne demek olduğunu bilirdi. Bu feryat bizlerin arasında adeta bir parola gibiydi. Hani Mekke’de bir tehlike anında Ebu Kubeys Dağı’na çıkarak “Ya sabahah! Ya sabahah!” diyerek gelmekte olan bir tehlikeyi haberdar etmek için bağırırlardı ya Mekkeliler. Bizimki de o misaldi işte.
Burası şehirdi… Karanlık yok, toz toprak yok, kurtlar/haramiler yok. Yol aldık bir müddet böylece ağabeyinle. Unutmuştuk dağları, dağlarda bıraktığımız yaşantımızı. Arada kokusunu yâd ediyorduk. Evet, arada dağlardaki yarenlerimizi de anımsıyorduk. “Belki de onlar da şehre inmiştir” diye teselli sözleri fısıldıyordu nefsimiz. Biz artık dağları unutmak istiyorduk. Şehrin güvenli otobanlarına alışmıştık…
Bu rahatlık, bu selamet Rahman’ın bir armağanıydı. Çektiğimiz eziyet ve cefaların neticesinde bize sunulan bir lütuf olmalıydı. Öyle diyorduk kardeşlik. Öyle bilmek istiyorduk. Aksini düşüneceğimiz tüm nidalara kulak tıkıyorduk. Dağları anımsatacak her nevi objeden, şahsiyetten, bilgiden uzak duruyorduk. Cennet burada da olur sanıyorduk… Heyhat ne de çok yanılıyorduk. Ne kadar da gaflete dalmıştık. Her şey yolundaydı. İşte aşk burada da vardı. Yitirmemiştik ki. Elimizi yüreğimize götürüp türküler söyledik aşk üzerine. Halimize bakıp ta hiç hayâ etmediğimiz yetmiyormuş gibi bir de aşkı anlatıyorduk çevremizdeki şehirlilere… Dedim ya, yolundaydı her şey.
Mezun da olmuştuk. Yüreğimizi şehrin pis egzoz kokusu ile doldurmuştuk…Kulübede otururken emekleyen bebeğimizin hastalanması endişesi ile çıplak zemini battaniyelerle örtüyorduk. Kâfi miktarda halımız yoktu çünkü. Oysa şimdi metre karesine bilmem kaç ilmek düşen ve basmaya kıyamadığımız halılarla donatılmıştı hanemiz…
Bir gün ağabeyini ziyaret için işyerine gittim. İşini bitirdikten sonra bana “haydi çarşıya gidelim sana yeni bir kıyafet alalım, üzerindeki kıyafet sende iğreti duruyor” dedi o şehirli gülümseyişi ile. Biz artık şehirde imtiyaz sahibi, itibarlı bir aileydik. Dağlardan geldiğimizi kimselerin bilmesini istemezdik. “Dağlarda ben hep bu siyah örtümle gezerdim ve sen örtümü çok severdin” dediğimde ağabeyin; “Bak işte ne güzel söyledin biz dağda iken… Biz artık şehirdeyiz, şehirli gibi görünmeliyiz” dedi. O günkü psikolojimi ömrüm boyunca unutamam. (Biz Mescidi Haram’ da bir ahbabımla birlikte oturarak Kur’an-ı Kerim okurken yanı başımızda YÜCE MEVLÂ’nın misafiri olduklarını unutmuş bir vaziyette beş çayı muhabbeti yapan iki bayana gayri ihtiyari kulak misafiri olduk. Cüzümüzü bitirdikten sonra arkadaşıma “tavafa gidelim mi?” diye seslendiğim esnada bayanlardan biri “Aaa siz Türk müsünüz? Biz sizi Arap sandık” dedi alaycı bir üslupla.“Türk’üz bacım” dedim. Diğer bayan da “Siyah renk giymeyin, siyah şeytanın rengidir” ifadesini ekleyince “ALLAH’ın yeryüzünde en çok değer verdiği varlık nedir” diye sordum bayana. “Kâbe’dir elbet”cevabı tam da benim istediğim yanıttı. İşte biz örtümüzü Beytullah’ın renginden almışız” dediğimde, böyle bir savunma beklemeyen beyaz elbiseli bayanlar hayli hoşnut oldular. “Ne güzel yapmışsınız”dediler. Bize gülümsediler. Akabinde onlarla hoş bir muhabbet ettik kelimetullah üzerine. Simsiyah kıyafetime yeniden kavuşturana hamdolsun) Evet, kulübemize cilalar çekmiştik. İşte kardeşlik, biz böyle bir hayata kucak açmıştık…
…Ve bir gün bir rüya gördüm uyku içindeki uykumda. Dağları gördüm. Ah be kardeşlik anlatamam ki sana… Dağlarımızın ukbaya taşındığını gayri sen tasavvur et işte. Dağlar, altından elbise giymişti. Irmaklarımız ise gümüşü tercih etmişti. Yarenlerimiz Tûba Ağacı’nın altında mütebessim bir çehre ile muhabbet ediyorlardı. Uhud şehitlerinin süruru vardı yüzlerinde. Bizim kulübemiz tasvir edilemez güzellikteki bir köşke dönüşmüştü. Yeğenin Enfâl, bahçede oynuyordu. Seslendim “yavrum gel annene” diyerek. Beni işitmedi. Çabalarım nafileydi. Birçok tanıdık sima vardı ukbaya taşınan dağlarımızda. Kendi izlerimi aradım… Ne ben, ne de ağabeyin yaşamıyordu cennet dağlarında.
Anlatamadım rüyamı ağabeyine. Kızardı çünkü bana. Şehir elbiseleri çok yakışmıştı ona. Ben geceleri ağlardım yıldızların altında. Gözlerimi kapardım dönmek için yeniden o zamanlara. Yine bir gün gözlerimi kapatarak ağladığım esnada; Hz. Bilâl geldi yanıma. Dedi ki; “Rüyanı anlat hayat arkadaşına. “Anlatamam” dedim dinlemezdi ki beni. “Anlat! Onun ruhu da esaretten kaçarak dağlara geliyor. Tıpkı seninki gibi ve diğer ötekiler gibi…” dedi Hz. Bilâl.
Muhterem kardeşim; Settar ve Tevvab olan Rahman’a hamd olsun! Ve biz o günden sonra …

| Ayşegül Yıldız / Nisanur Dergisi – Mart 2012 |

[ Benzer Yazılar ]
  • Darlıkta Genişlikte İmtihandır


    Bismillahirrahmanirrahim. Hamd; kâinatı Esma-i Hüsna’sına bir ayna, müsebbihlere bir zikirhâne, itaat eden kullarına bir mabed, askerler[...]
  • İslamda Miras Dengesi Nasıldır?


    İslam dini, miras konusunda çok detaylı ve adil bir denge gözetmiştir. Erkeğe yüklenen sorumluluklar, kadının evlilik sırasında alaca[...]
  • Berrat Gecesinin Fazileti

    Berrat Gecesinin Fazileti


    Bu geceye; bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle “mübarek”; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkarılmal[...]
  • Yozlaşan Tesettürde Annenin Rolü

    Yozlaşan Tesettürde Annenin Rolü


    Esefle belirtmek istediğim bir başka husus, annelerin kendileri için istediği tesettürü kız çocukları için istemediği gerçeğidir. Te[...]
[ Ne Demişler ? ]


Yazılarda Arama Yap !
Instagram'da takip et !
    Kalbe Sığdırılan Kainat
    Kalbe Sığdırılan Kainat
  • Gönüller Fatihi Büyük Üstad'a
  • Bekle Beni
Twitter'da Takip Edin !

  • Google Plus Profilim
    Tavsiye Bağlantılar