4
Mart
2015
1 Yorum
GençlikİslamMakaleler
Okunma

Kalbimizde Rabbimizi Görebilmek İçin

KAlbimizde Rabimizi Görmek

Bildiğimiz üzere biz insanlar; ruh, nefis ve akıldan müteşekkil olup topraktan yaratılmış varlıklarız. Bu sebeple akıl yoluyla nefsimiz ve ruhumuzu dengede tutmak zorundayız.

Peki, ama nasıl?

Öncelikle müteşekkil olduğumuz kavramlardan ruhun mahiyetine değinecek olursak; “ruh kesif ve maddi değil latif ve nuranidir” diyebiliriz. Bazı insanlar Peygamber Efendimiz (SAV)’e ruhu sordular. Cevap vermeyip, vahyi bekledi. Gelen ayet gayet netti;

“O, Rabbimin emrindendir, de!” (İsra / 85)

Ruhun varlığı tasdik ediliyor, fakat mahiyeti açıklanmıyor. Çünkü muhatapların söyleneni anlamasına imkân yoktur. Ruh emir âlemindendir ve madde âlemindeki akıl, “emir âleminden” olan bir varlığı kavrayacak kapasitede değildir.

Biraz da nefisten bahsedecek olursak, aklımıza öncelikle “…Nefis, daima kötülüğü emredicidir. Meğer Rabbimin esirgediği bir nefis ola…” (Yusuf / 53) ayeti gelir muhtemelen. Azgındır nefis, doyumsuzdur. Nefsi en çok azdıran ise yeme ve içmedir. Midenin doyumsuz arzuları şeytanın bir vasıtasıdır ve insanoğlu için en büyük tehlikedir. Değil mi ki; ilk insan olan Hz. Âdem (AS) ve Hz. Havva yasak meyveden yedikleri için çırılçıplak kalıverdiler ve cennetten uzaklaştırıldılar.

Ruh ve nefsi kıyasladığımızda her insanda mevcut olan ve birbirine tamamen zıt kavramlar olduğunu görürüz. Nefis varlığını ruh olmadan sürdüremezken, ruhun varlığı nefis olmadan da devam eder. Nefis, Züleyha misali insanı azgın istek ve arzular peşinden koşturup zelil ederken; ruh, sabır zırhını kuşanan Yusuf (AS) misali Mısır’a melik yapar. Nefis kırk gün aç kalsa da varlığını sürdürebilirken ruh, bir vakit dahi aç bırakılırsa ebedi ıstıraba duçar olabilir. Nefsin her istediğini vermemek ulvi bir makama ulaştırmanın yansıra bedenin sıhhat bulmasına da vesileyken ruhun istediğini vermemek ise, ruhunu öldürüp gömmüş, her şeyi maddeden ibaret sanan, “(Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.” (Bakara / 18) ayetinde tasvir edilen nasipsizlerin konumuna düşürür.

Aklını kullanmayıp sürekli nefsin istekleriyle meşgul olurken ruhun ihtiyaçlarını görmezden gelen kimsenin, (nasıl ki aç bırakılan beden önce hasta olup sonra ölürse, tıpkı onun gibi) ruhunu önce hasta edip ve sonra da manen öldürmesi söz konusudur. Kendisine kalacak olan ise; sağır, dilsiz, kör, doyumsuz, canavarlaşmış bir cesetten başkası değildir.

Ruh mu, nefis mi? Hangisini daha çok beslememiz icap eder? Biz hangisini daha çok besliyoruz?

Nefsi besleyen ve en çok azdıranın yeme içme olduğundan bahsetmiştik. Peki, ruhu besleyen nedir? Karnına iki taş bağlayacak kadar açlık günlerini gören, namaz kılmaktan ise ayakları şişen rehberimiz Resulullah (SAV)’ın bedenen aç olduğu vakitlerde ruhunu doyurmakla meşgul oluşunu düşünecek olursak, ruhun gıdasının Allah (CC)’ı zikretmede, namazda, oruçta (yani nefsi aç bırakmada) olduğunu anlayacağız.

Nefsimizi tamamen aç mı bırakacağız yani? Yemeyeceksek Allah-u Teâlâ bunca nimeti neden yarattı? Elbette ki yiyeceğiz fakat miktarına dikkat ederek, itidalli olarak. Yemedeki itidali de Resulullah (SAV)’ın; “İnsanoğlu kendi karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. Oysa insanın bedenini güçlendirip olgunlaştırması için sadece üç beş lokma yemesi yeterlidir” hadis-i şerifinden öğrenebiliriz.

Bugün internette açtığımız hemen her sayfanın bir tarafında açlıktan ölenler için başlatılan yardım kampanyası reklamları, diğer tarafında ise vücuttaki yağlardan, kilolardan (az yiyerek de değil) “mucizevi yöntemlerle” kurtulabilmenin yöntemlerinin reklamları dikkatimi çekiyor. Vallahi bu hazin ve elim tablo, evvela dengesiz ve aşırı yemek suretiyle azgınlaştırılmış nefislerin eseridir.

Peki, bu tabloyu düzeltmek mümkün müdür ve bu minvalde üzerimize düşen nedir?

Diyorum ki, biraz da aç kalalım ya hu! Nefsimizdeki açlığı hissettikçe ruhumuzu aç bırakarak nasıl da güçsüz, zayıf bir beden misaline dönüştürdüğümüzü müşahede etmek, Hz. İsa (AS)’nın buyurduğu gibi; kalbimizde Rabbimizi görebilmek, Resulullah (SAV)’ın; “…ilim ve ameli, tok karınla nasıl bulabilirsin?” Hadis-i şerifini derk edebilmek, “Acaba onlar gibi olabilir miyiz” diye iç geçirdiğimiz sahabe efendilerimizi bir nebze anlayabilmek, kısacası arınabilmek için Allah aşkına biraz da aç kalalım…

Fakat bu aç kalmayı veya az yemeyi de doğru düzgün anlamamız gerekir. Hz. Mevlânâ; “Allah rızası için yapmadığın bir iş, sadece hiçten ibarettir” der. Nitekim sadece aç kalmayla ilim, irfan, arınma mümkün olsaydı bugün diyetisyenlere gidip rejim yapanlar evliya olurdu.

Demek ki aç kalmaktaki amaç Allah rızası için arınma yani “riyazet” olmalıdır. Resulullah (SAV)’ın; “Sirke ne güzel katıktır” (Müslim) hadis-i şerifi dâhilinde “sirkenin tek başına bir katık oluşunu” düşününce; normalde yemedeki itidale dikkat etmeye çalışıyor olsak dahi evimize bir misafir geldiğinde onlarca çeşit ikramda bulunuşumuzla, konumuzu farklı bir boyuttan buruk bir şekilde müşahede ediyorum. Bu burukluğun sebebi fıkhi açıdan caiz olmamasından değil. Kişi gösteriş değil de Allah rızası için ve şartlarını zorlamadan (evinde ne varsa onunla) ikramda bulunuyorsa bu Resulullah (SAV)’ın övgüsüne mazhar kılan bir haslettir.

Burada kişinin nefsini sorgulaması gerekir. Şartlarını zorlayıp zorlamadığını, bunu gerçekten Allah rızası için yapıp yapmadığını, misafire gösteriş için ya da gösterişe meraklı bir misafirin ikramlarını küçümsememesi; dolayısıyla ezik bir konuma düşmemek için mi?

Eğer ikramlarımızı misafirimizin zenginliği ya da fakirliği, belli bir statüsünün olması ya da avam oluşu, misafirimizin ikramlarımızı eleştirmesinden endişe etmemiz vb. durumlar ve kaygılar belirliyorsa niyetimizde bir samimiyetsizlik var demektir.

Hepsi bir yana, şuan dünyada açlıktan, susuzluktan öldüğünü bildiğimiz insanlar varken misafire onlarca çeşit ikramda bulunmak vallahi samimiyetsizliktir ve takvaya da aykırıdır. Sünnet dâhilinde bakıldığında evde ne varsa sadece onu ikram etmek gerektiğinden bahsettik. Açlıktan ölen insanlar varken bir Müslümanın evinde ikram edeceği onlarca çeşit katığın bulunması sizce de başlı başına hem israf hem de takvaya aykırı bir durum değil midir?

Eğer bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyorsak, hem maddi hem manevi olarak arınmak istiyorsak, ibadetlerin lezzetini alıp kalbimizde Rabbimizi görmek istiyorsak; işe yemede ve ikramda itidalli olarak başlayalım. Aklımızı kullanarak ruh ve nefsin gıdasının ölçüsünü iyi hesaplayalım. Allah rızası için atacağımız bu masrafsız, zahmetsiz ve hayırlı adım inşallah daha nice hayırları da beraberinde getirecektir. Allah-u Teâlâ’nın izniyle oluşturacağımız tablo ise Vallahi sahabe neslidir…

Rumeysa Durmaz / Nisanur Dergisi – Şubat 2015 (39. Sayı)

[ Benzer Yazılar ]
  • kuyu değil çeşme

    Kuyu Değil Çeşme Olmalısın


    Azizim, Bir önceki müzakeremizde seninle “dava”yı konuştuk. Dava’nın kendisine mensup olanları aziz edeceğini ama kendisine savaş a[...]
  • İslamda Kadının Yeri

    İslamda Kadının Yeri


    Hamd âlemleri noksansız yaratan Allah’a, salat ve selam onun habibi olan Rasul-u Ekrem efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v) üzerine olsun. As[...]
  • İnternet Kafelerin Zararları


    Sözüme başlamadan önce siz değerli okuyucuları selamların en güzeli ile selamlı yorum Esselamun Aleykum Verahmetullahi Veberekatuhu … [...]
  • Selam Söyleyin Yasinime


    Ey Aminenin güzel kokan gülü. Bir şehit verdik adı Yasin Börü. Amed sokakları kana büründü. İzindeyiz ey Allahın Resulü.   Zalimle[...]
[ Ne Demişler ? ]

  • Zeyneb-i Dava
    5 Mart 2015 / Saat: 15:52

    Çok güzel bir yazı Rabbim yazarlarımızdan razı olsun…

  • 
    Yazılarda Arama Yap !
    Instagram'da takip et !
      Kalbe Sığdırılan Kainat
      Kalbe Sığdırılan Kainat
    • Gönüller Fatihi Büyük Üstad'a
    • Bekle Beni
    Twitter'da Takip Edin !
    
  • Google Plus Profilim
    Tavsiye Bağlantılar