22
Şubat
2016
Yorum Yok
GençlikGenelİslamMakaleler
Okunma

İNANDIRICILIĞIN ANAHTARI: FEDAKÂRLIK

İNANDIRICILIĞIN ANAHTARI

İslam’ın hâkimiyetini fedakâr davetçilerin elleriyle gerçekleştiren Allah’a hamdolsun… Salât ve selam da bu fedakârlığın en mükemmel güzelliklerini üzerinde taşıyan Hz. Muhammed’e(sav) olsun.

Hayatını anlamlı kılan İslam’ı bütün hal ve hareketlerine yansıtmaya çalışan kişi müşahede edecektir ki bu gelişim süreci içerisinde kendisinde gerçekleşecek olan değişimlerin çevresine de sirayeti olacaktır. Nasıl ki Peygamberliğin yirmi üç yıllık vahiy süreci tedrici olarak gerçekleşmişse, bir davetçide de kişilik oluşumu bu tedrici kurala uyar. En büyük davetçi olan Resulullah(sav)’a baktığımızda davet çalışmalarının başından sonuna kadar yaptığı fedakârlıklarla karşılaşırız.

İslam davetinin her safhasında hidayet eren kişileri etkileyen en önemli husus Resulullah(sav)’ta ve diğer davetçilerde gördükleri fedakârlık olgusuydu. Evet, fedakârlık etkileyicidir; çünkü fedakârlık samimiyetin ifadesidir. Samimi olan da doğru söyler. Doğru sözlü insan ayrıca güvenilirdir.

İnsan hayat yolculuğunu güvendiği kişiyle yapar. Bu yolculuk sırasında söylenilenlerin yerine getirilmesi gerektiği de doğal bir sonuçtur. Bu da itaat kavramını aklımızda çağrıştırmaktadır.

İtaatkârlık vasfı olan kişiler sağlam gelişir. Bu gelişimde gözle görülür olumlu farklılıklar oluşursa ve belirli ilerleme kat edilirse bu aşamaları ilerleyen kişi de başkalarını bu değişime sürükler. Resulullah(sav)’ın tebliğ ve irşad vazifesinin başarıya ulaşmasında fedakârlığın beraberinde getirdiği bir takım değişimler için şu örneğe dikkatleri çekmek isterim: Yukarıda sıralamasını verdiğimiz fedakârlık formülünün – fedakârlık = etki = samimiyet = doğruluk = güvenilirlik = itaat – üzerinde en güzel örneklik gösterdiği kişilerden biride hiç şüphesiz Hz. Ebubekir’dir. Bahsettiğimiz bu hidayet şekli kâmil bir seviyeye ulaşmışsa bu’ fedakârlıkla açıklanabilir. Hz. Ebubekir bu sayede çok kısa bir sürede aynı metodu benimsemiş biri olarak Hz. Osman, Hz. Abdurrahman, Hz. Sad, Hz. Talha ve Hz. Halid gibi ilk sahabe topluluğunun hidayetine vesile olmuştur. Hz. Ali’de böyledir, Hz. Ömer’de, Hz. Bilal’de, Hz. Ammar’da…

Davamızın içinde barındırdığı hedef, uğruna feda olmaya değer bir mevkidedir. Bu noktada davetçiyi bekleyen iki yöntem vardır. Bunlardan birincisi: Hedefi gerçekleştirmeye yeter potansiyelde sahip olması gereken dinamik bir enerji. İkincisi de: bu enerjiyi harcayacak alanlar. Bu iki husus yerinde tespit edilirse davetçinin zaten göstermesi gereken fedakârlıkla birlikte bir takım iyileşmelerin gerçekleşmesi söz konusudur. Bu metodun iyi bir şekilde kavranması gerekir çünkü –Allah korusun-  yanlış yerde ve negatif enerjiyle gösterilen davet bir takım olumsuz gelişmelere neden olabilir ve bu da şahısta ve karşısındakinde ihlâsın kaçmasına yol açabilir hatta işlerin bu şekilde devam etmesi kişinin davada dökülmesiyle bile sonuçlanabilir.

İslam davasının ihlâslı hizmet erleri fedakârlığın beraberinde getirdiği bir takım tecrübelere sahip olacaktır. Bu kişiye ciddi avantajlar sağlamaktadır.

Sahada yapılan İslami çalışmalarda karşılaşılan durumlara karşı verilen refleksler isabetli olur ve ‘Mümin bir delikten iki defa ısırılmaz’ hadisine binaen yaptığı hataları da bu sayede bir daha tekrarlamaz. Hem ilgi alanındaki insan kaybedilmez hem de toplumda bırakılan algıda bir zedelenme gerçekleşmemiş olur.

Bu da davetçide moral motivasyonunu muhafaza eder ve diri tutar. İslam davasına dört elle sarılır ve davasının kendisine kattığı izzet ve şerefi benliğinde hisseder.

İnsanlığın kurtuluşunu gerçekleştiren İslam dinini yüceltirken fedakârlıklar gösteren İslami şahsiyetli bireyin kendisini kibir tehlikesinden arındırması gerekir. Yani mütevazı bir yaşam sürdürmeli. Şeytani desiselerle mücadelede dik duruş sergileyen Müslüman birey, aktif mücadele sahasında izzetin sembolüdür. Evet, ama bu onu kibir-izzet arasındaki ince çizgiden gafil bırakmamalıdır. En azından böyle bir algının oluşması ihtimaline karşı da nefsinin Allah’ın azameti karşısındaki acizliğini dile getirip Allah’a istiğfarda bulunmalı ve ameli olarak da bunu pratize etmelidir.

Nasıl ki bir işle görevli memur o işle alakalı ek mesai yaptığında, normalde aldığı ücretten daha fazlasını alır, elbette öyledir ki, İslami uyanışa katkı sağlamak için canla başla çalışan dava adamı da Rabbinin katında müminlerin rızıklandırıldıklarının dışında çok daha müjdeli ve cennetteki derecelerini arttırıcı gelişmelere manevi anlamda şahit olacaklardır.

Şurası bir gerçektir ki, İslami çalışmalarda bulunmak bir davetçinin ruhuna sekinet indirir. Manevi anlamda mutmaindir. Allah’ın kendisine yüklediği yükümlülükleri görev bilinciyle yerine getirmenin mutluluğunu yaşar. Bu etkinin bir şekilde dava arkadaşlarına da sirayeti müşahede edilir.

Bir anlamda fedakârlık söylem ve eylem arasındaki çelişkiyi ortadan kaldıran anahtar vazifesini görür. Yani bu işte kim sözünün eridir, kim sadece ağzı laf yapanlardandır gerçeğinin ortaya çıkmasında kişinin savunduğu fikre gösterdiği fedakârlık nispetinde yapılan ölçümlerle belli olur. Gerçekten İslam’ın şaşırtıcı derecede insanın dikkatini çeken yönlerinden bahsetmek, bunu dillendirmek işin kolay olan tarafıdır.

Bir nevi bunu az-çok herkes yapabilir. Önemli olan var olan bu durumun yaşamdaki pratikliğini göstermektir.

Tabi sadece göstermelik tavırlarla değil. Resulullah’ın şu sözünü hatırlayaraktan işin devamlılığının önemli bir husus olduğu gözden kaçmamalıdır: ’Amellerin en hayırlısı az da olsa devamlı olandır’. Fedakârlık bize ayrıca şunu da hatırlatır ki; evet bu iş hakikaten ciddi bir işmiş, başarılı olabilmek için ellerin taşın altına bırakılması gerekliymiş. Biraz acı çekmek, biraz sabretmek ama sürekli ama hep. Bunlardan haz duymak, minnetsiz bir hayatın geçtiği yol.

Davetçi fedakârlık yaptığı ölçüde davasını başarıya ulaştırmada isabetli olur.

Ayrıca gözden kaçırmamamız gereken bir nokta daha vardır ki, dava için gösterilen fedakârlık sadece kısmi bir fedakârlık değildir, olmamalıdır da…

İslam cemaati için çok büyük fedakârlıklar göstermiş çağdaş davetçilerden Ş.Hüseyin Velioğlu’nun dediği gibi: ’’Bu dava çok büyüktür, en iyilerimizi feda etmek gerekir’’. Evet, bahsettiğimiz fedakârlık bir davetçi için tümden gelebilecek fedakârlıkları göze alarak bunu kabul etmiş olarak gerçekleştirilen samimi davetlerdir.

Günümüz doğu toplumu ciddi bir İslami esaslara ters düşme hastalığı sardığından dolayı bir davetçi yaptığı İslami çalışmalarda çoğu zaman göze batabilir. Bu kendisine bazı olumsuz geri dönütleri de beraberinde getirir. Bu geri dönütler kimi zaman tehdit, bazen fi ili engelleme ve hatta kimi zamanda şehadetle sonlanabilir. Bu gayet doğaldır.

Olması gereken nebevi çizginin de ta kendisidir. Yani aslında fedakâr İslam davetçisi daha işin başında kanını Allah’ın yoluna sunmuştur. Bu arada şehadet derken kişi ütopik bir istek olarak değil, yaptığı davet çalışmalarının doğal bir sonucu olarak görmelidir şehadeti. Bu anlamda şehadet bir davetçinin sürekli dilinde doladığı bir istek olmaktan çıkmalı, zaten gerçekleştirdiği icraatlardan dolayı kendisine sunulan çok üstün değerli bir hediye olarak görmelidir. Şehadet bir sonuçtur, bu sonuca ulaşmak ise eylemsel bir fedakârlık gerektirir.

{ SözveKalem YUNUS UFUK – ŞUBAT 2016 }

[ Benzer Yazılar ]
[ Ne Demişler ? ]


Yazılarda Arama Yap !
Instagram'da takip et !
    Kalbe Sığdırılan Kainat
    Kalbe Sığdırılan Kainat
  • Gönüller Fatihi Büyük Üstad'a
  • Bekle Beni
Twitter'da Takip Edin !

  • Google Plus Profilim
    Tavsiye Bağlantılar