9
Mart
2015
Yorum Yok
İhsanİslamKıssadan HisseKöşe YazılarıOsman Nuri Topbaş
Okunma

Ustanın Çırağa Verdiği İbretlik Ders

Usta

Muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi’nin, Şebnem Dergisi’nin Ağustos sayısında, usta-çırak hikayesinden yola çıkarak, Müslüman’ın sahip olması gereken gönül dünyasına dair kaleme aldığı yazı…

Bir zamanlar, hayatın sadece zâhirinde takılı kalmayan, hadiselerin görünen kısmından ziyâde, derûnundaki hakikatleri temâşâ etme gayretiyle hareket eden, hikmet ehli, yaşlı bir tahta oyma ustası yaşarmış.

Bu ustanın da, hayata dâimâ karamsarlıkla bakmayı huy edinmiş, her şeyden şikâyet eden ve hiçbir zaman memnun olmayan ham bir çırağı varmış. Öyle ki, ustası ne kadar güleryüzlü ise, çırak o kadar abus çehreli; ustası ne kadar cömert ise, çırak o kadar cimri; ustası ne kadar yardımsever ise, çırak da o kadar bencilmiş.

Günlerini, dünyaya gelişin imtihan hikmetine binâen olduğunun idrâkinden uzak olarak geçiren bu çırak, başına gelen en küçük sıkıntıda bile yüzünü buruşturup şikâyet edermiş. Hayat onun için sanki sırf kötülüklerden, sıkıntılardan, acılardan, dertlerden ve mutsuzluklardan ibâretmiş.

Hikmet ehli olan ustası, bir gün bu çırağına güzel bir ders vermek istemiş. Onu, bakkala tuz almaya göndermiş. Âdeti olduğu üzere çırak da söylene söylene denilen şeyi yapmış. Ustasının yanına geldiğinde “şimdi tuzun ne gereği vardı ki sanki!” gibisinden bir tavırla tuzu ustasının önüne koymuş.

Usta, çırağını bir müddet süzdükten sonra, sert bir üslûb ile bir avuç tuzu bir bardak suya döküp karıştırmasını söylemiş. İşin nereye varacağını henüz anlamayan çırak, yine suratı bir karış asık bir şekilde söyleneni yapmış. Ustası üslûbunu biraz daha sertleştirerek; “Şimdi de yanımda çırak olarak devam etmek istiyorsan o suyu iç!” diye emretmiş. Çırak önce şaşırmış. Sonra kaşlarını çatmış. “Bir bardak tuzlu su nasıl içilir ki usta!?” diye söylenmiş. Lâkin ustasının daha evvel hiç görmediği sert bir yüz ifâdesiyle kendisine hitâb etmesinden dolayı, zorlanarak da olsa bardaktan az bir yudum almış. Almasıyla da yüzünün şeklinin değişmesi ve suyu tükürmesi bir olmuş. Bu hâdise üzerine ustasının da yüzündeki sertlik, birden tatlı bir tebessüme dönüşmüş. Sonra çırağına sormuş:

“–Tadı nasıldı?”

Çırak, kızgınlıkla şöyle cevap vermiş:

“Tuzlu, hem de çok tuzlu! Zehir gibi…”

Usta, tebessümüne devam ederken elinden tuttuğu çırağı bu defa köyün kenarındaki tatlı su gölünün kıyısına götürmüş. Az evvelki yaptığını burada da yapmasını söylemiş. Çırak da bir avuç tuzu göle atıp sonra da gölün tatlı suyundan kana kana içmiş. O, ağzının kenarlarından akan suyu eliyle silerken ustası tekrar sormuş:

“–Tadı nasıldı?”

“–Bal gibi tatlı!” diye karşılık vermiş çırak. Ustası devamla:

“–Peki, tuzun tadını hiç alabildin mi?” diye sorunca çırak şöyle cevaplamış:

“–Hayır! Tuzun tadını almadım. Tuz sanki gölün içinde kayboldu.”

Bunun üzerine hikmet ehli usta, suyun yanında diz çökmüş olan çırağının yanına oturmuş ve ona ömrü boyunca unutamayacağı şu dersi vermiş:

“–Pek değerli evladım! Hayatımızdaki dertler, sıkıntılar, ıztıraplar tuz gibidir; ne azdır ne de çok. Bunların miktarı hep aynıdır. Ancak, bu sıkıntıların kişiye ne kadar tesir edeceği, onun neyin içine konulacağına bağlıdır. Bir sıkıntın, ıztırabın olduğunda yapman gereken şey gönül dünyanı genişletmek ve duygularını zenginleştirmektir. Bardak olmayı bırakıp göl olmaya çalışmaktır. O anda göremesen bile, o sıkıntıların sonucundaki güzellikleri görebilmektir.”

GÖNÜL DERGÂH HÂLİNE GETİRİLMELİ

Hayatı âhiret penceresinden seyredebilen bir mü’min, nâil olduğu lûtuf ve ihsanların yanında, başına gelen belâ ve musibetlerin de bir imtihan hikmetine binâen olduğunu bilir. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:

“…Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz…” (el-Enbiyâ, 35)

Mesela Cenâb-ı Hak kuluna zenginlik verir, malı içerisinde yetim ve yoksulun hakkı olan kısmı nasıl sarf ettiğini kontrol eder. Kuluna fakirlik verir, zor durumda nasıl bir gönül teslimiyeti taşıdığına bakar. Kuluna hastalık verir, tevekkül ve sabrını ölçer. Kuluna halkın idâresini verir, emri altındakilerin hak ve hukukuna ne derece riâyet ettiğine, yetim, yoksul ve fakire nasıl kol kanat gerdiğine bakar.

Kula düşense, toplumdaki âhenk ve nizâmın hangi mevkîsinde olursa olsun, dâimâ Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmek ve gönül huzurunu muhâfaza edebilmektir. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır…” (el-Mülk, 2) hakikatini hiçbir zaman unutmamaktır.

Nitekim mü’min, kâmil bir îmâna sahip olduğu ölçüde karşılaştığı sıkıntıları hafif atlatır. Hattâ gönlü aşk ile dolu olan bir kul, Rabbinden gelen her şeyi, sevgisi nispetinde kucaklar. Kendisine bir nîmet bilir.

Mevlânâ Hazretleri’nin ifâdesiyle:

“Bir dosta, dostun cefâsı nasıl ağır gelir? Cefâ ve ızdırap bir şeyin içi gibidir. Dostluk onun kabuğuna benzer. Dostluğun belirtisi belâlardan, âfetlerden, mihnetlerden hoşlanmak değil midir? Dost altın gibidir. Belâ ise ateşe benzer. Hâlis altın ateş içinde saf bir hâle gelir.”

MÜ’MİN SABIR, RIZA VE HAMD HÂLİNDE OLMALI; DERT VE ISTIRAPLARI GÖNLÜNDE ERİTMELİ

Meselâ Rasûl-i Ekrem –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz, İslâm dâvâsını kutlu bir sancak gibi gönül burçlarına taşıma gayretindeyken, zaman oldu hakaret yedi, dışlandı, zaman oldu taşlandı. Fakat O merhamet ummânı böylesine zor bir durumda dahî Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etti:

“…Ey merhametlilerin en merhametlisi! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belâlara aldırmam!..”(İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35; Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7)

Velhâsıl mü’min, hidâyet nimetinin tefekküründe derinleşerek dâimâ huzur hâlinde olmalı ve Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsân ettiği nîmetleri hayır ve hasenat yolunda sarf etmelidir. Zira o hidâyet nimeti, öyle bir zenginliktir ki, sahibine kabirde nûr, âhirette de ebedî bir surûr olacaktır.

Bu sevinç mukâbilinde de, dünyada ayağına takılan çakıl taşlarına aldırış etmemeli, mâruz kaldığı sıkıntılara “Yâ Rabbi, bu Sen’dendir” demek sûretiyle sabretmelidir. Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve sellem– Efendimiz’in şu beyânını hiçbir zaman unutmamalıdır:

“Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesîle kılar.”(Buhârî, Merdâ, 3; Müslim, Birr, 49)

Cenâb-ı Hak bizleri, hakkında takdir edilmiş olanlara râzı olarak rızâsını kazanan sâlih kulları zümresine ilhâk eylesin…

Âmîn…

Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Gönlü Dergâh Hâline Getirmek, Şebnem Dergisi, Ağustos sayısı.

[ Benzer Yazılar ]
  • Müslümanın Merhameti Nasıl Olmalı?


    Rabbimizʼin rahmet ve merhameti, gazabına gâliptir. Yani O, cezâyı hak eden nice günahkâr kullarını, samimî bir tevbeyle affeder ve yin[...]
  • İslam Fedakarlık Dinidir


    Muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, bugünkü yazısında İslam’ın bir fedâkârlık dini olduğunu belirterek tarih sahnesinde kazanıl[...]
  • Küçük Günahlar Gerçekten Küçük mü?


    İşlenen küçük günahları ve hayırları, ‘küçük’ görmek doğru mudur? İnsan tabir-i caizse çok küçük parçacık anlamına gele[...]
  • Ustanın Çırağa Verdiği İbretlik Ders


    Muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi’nin, Şebnem Dergisi’nin Ağustos sayısında, usta-çırak hikayesinden yola çıkarak, Müslüman[...]
[ Ne Demişler ? ]


Yazılarda Arama Yap !
Instagram'da takip et !
    Kalbe Sığdırılan Kainat
    Kalbe Sığdırılan Kainat
  • Gönüller Fatihi Büyük Üstad'a
  • Bekle Beni
Twitter'da Takip Edin !

  • Google Plus Profilim
    Tavsiye Bağlantılar