31
Mayıs
2014
Yorum Yok
İslamMakaleler
Okunma

Doğu! Ahh Doğu! Bu Hacr Ne Zamana Kadar

dogu

Yürek dağlayan bu yanık feryadı işitince ayağa kalktım. Elimi güneşe karşı siper yapıp ileriye baktım, uzaklara… Sonra dönüp geriye, arkamda kalan zamana… Ardından hayal şimendiferime binerek mazi taraflarına, yani sesin geldiği yöne doğru bir yolculuğa çıkmaya karar verdim. Maksadım …


Yürek dağlayan bu yanık feryadı işitince ayağa kalktım. Elimi güneşe karşı siper yapıp ileriye baktım, uzaklara… Sonra dönüp geriye, arkamda kalan zamana… Ardından hayal şimendiferime binerek mazi taraflarına, yani sesin geldiği yöne doğru bir yolculuğa çıkmaya karar verdim. Maksadım …
Doğu! Doğu! Ben beynimi onun hastalığını teşhis ve tedavi etmek için tahsis ettim. En ölümcül hastalık ve tek fikir etrafında birleşme yolunu tıkayan neden olarak, halklarının parçalanmışlığını, fikirlerinin dağınıklığını ve ittifakla ihtilaf edip ihtilafta ittifak etmelerini gördüm. Sanki ittifak etmemek üzere ittifak etmişlerdir. Böyle bir milletin ayağa kalkması mümkün değildir…”Yürek dağlayan bu yanık feryadı işitince ayağa kalktım. Elimi güneşe karşı siper yapıp ileriye baktım, uzaklara… Sonra dönüp geriye, arkamda kalan zamana… Ardından hayal şimendiferime binerek mazi taraflarına, yani sesin geldiği yöne doğru bir yolculuğa çıkmaya karar verdim. Maksadım, sesin sahibini bulmak, Doğu`nun, hususen İslam âleminin ahvalini yerinde görüp müşahede etmekti. Bana göre hâl`i gerçekten dert edinenlerin mazileriyle mutlaka bir irtibat ve iletişim içinde olmaları lazım. Tâ ki hâl`in istikamet ağacı mâzi pınarının berrak suyuyla sulanıp neşv u nema bulabilsin. Ki ağacın semereye durması hemen her bakımdan bu eylemin sağlıklı bir metodla tahakkuk etmesine bağlı…
Ben aslında sesin sahibine ulaşmak için çok daha yakın bir mesafe bekliyordum; ama bir de ne göreyim, baktım ki 120, 130 sene öncesinin uçsuz bucaksız vadilerine kadar gidip düşüvermişim. Vadiler; bütünüyle eski, eskinin koku ve havasıyla dolu, dopdolu… Bir yanda “Doğu! Doğu!” inleyiş ve serzenişleri kulaklarımda yankılanıp dururken, diğer yandansa hayal şimendiferimde etrafa göz gezdirerek yol almaya devam ediyordum. Meltem ve sularını çekmişti bunlar. Çoban ve çiftçilerde heyecan kalmamıştı. Bağlarda, meralarda ölü sessizliği hâkimdi. Ne bir meşaleye ne bir karanfile ne de herhangi bir erguvana rast geldim. Dahası, sahabe mirasından eser, mücahidlerin süregelen destanımsı akınlarından izler ve kokular yoktu. Anlaşılan dedim, kılıçlar kınlarında paslanmaya verilmiş. Sesin sahibinin yakındığı ihtilaftan ayrı olarak cehalet ve fakirliğin de bu vadileri sarmaşık ağları gibi sarıp sarmaladığını gördüm. Açık söyleyeyim, daraldım. Nefesim kesildi sandım. Hatada tekrarı yaşamaktan usanıp bıkmayan bir topluluğun ahvalinden daraldım, daraldım… Hâlbuki ben hâl`ın ahvalini hâlde bırakmak ve hâlin tazyiklerinden halî olup bir parça da olsa halvet etmek üzere yollara düşmüştüm.

Hâsılı, başınızı ağrıtmayayım. Sonra kendimi kınayıp toparlandım. “Ey nefis! Dedim, sakın ha küçümseme bu hali… Bilesin ki buralar, hâl`in acı ve/ya tatlı meyve tohumlarının toprağın rahmine bırakıldığı yerler, menzillerdir. Anadır buralar, anaya hürmette kusur olmaz. Yola çıkış maksadını unutma. Gelmişken dedim, hiç olmasa eli ve kalbi boş dönenlerden olma. Mâzinin irfan kaynaklarına in. Sen bunun fakirisin. Hiç olmasa hâl`in istifade edeceği faydalı şeylerle, ufuk açıcı reçetelerle dönmeye bak ve behemehâl sesin sahibine ulaşmaya çalış. Tamam, vadileri, vahaları kurak gördün, doğru… Ama gördüğün her şey her zaman sana göründüğü gibi değil, olmayabilir. Nice durgun sular vardır ki altında ne kaynaklar, ne pınarlar ve ne nehirler coşup durmaktalar…

Biz nefisle bu muhavere içindeyken hayal şimendiferim beni tam da müstefid olacağım feyizli bir meclisin ortasına bırakıverdi. Dikkat kesildim. A! Bir de ne göreyim, baktım “Doğu! Doğu!” diye inleyen sesin ta kendisi. Konuşuyordu. Son derece ciddi siyasi tahliller yapıyordu;

“İngilizler ya da bir Batılı devletle kıyaslandığında diyordu, Mısırlılar ve genel olarak Doğuluların durumu, son derece müsrif ve savurgan varislere bir kısmı malum ekserisi meçhul emlak ve servet bırakan zengin adamın durumuna benzemektedir.”

Orta genişlikte bir mekândı burası. Meclistekilerin sayısı çok değilse de az da değildi. Daha ziyade özel, hususi bir sohbet ortamı gibiydi. Sesin sahibine baktım; başı büyük, gözleri dikkat çekecek kadar iri, buğday tenli ve yüzü genişçe… Başköşede kendinden son derece emin bir şekilde oturmuş, konuşmaktaydı. Meclistekiler onu son derece dikkatli ve büyük bir saygı içinde dinliyorlardı. Bu haliyle meclis, heybet ve vakardan bir elbiseye bürünmüş gibiydi. Hayalimin elinden tutup boş bulduğum köşeye sessizce çöküp herkes gibi dikkatle dinlemeye koyuldum. Adam konuşmaya devam ediyordu;

“Bu halde şeriat, sefih ve savurgan varise kısıtlama (HACR) konulmasına hükmetmiştir. Şeriat bu durumdaki varisi yetersiz ve iradesiz saymış, murisinin emlak ve terekelerini idare etmede özgür görmemiştir.”

Meclisten biri araya girerek gayet nazik ve saygılı bir üslupla “Bunu nereye bağlamak istiyorsunuz, Üstadım?” diye sordu. Üstad soruyu aldı ama istifini hiç bozmadı, üslup ve vurgularına her hangi bir ekleme yapma ihtiyacını görmeden devam etti:

“Evet dedi, kendilerine miras kalan mülkle birlikte Doğulular, savurganların, müsriflerin ve sefihlerin hâkimiyetine girdiler…”

Biraz durup nefes aldı ve hemen ardından “Ama” diyerek devam etti:

“Devir değişti ve kader, Doğu ve Doğululara hâkim olup kısıtlama getirenin Batı olmasına hükmetti. Şer`i hâkim tarafından müsrif varise kısıtlama konması ile Batı`nın, Doğu ve Doğulular hakkında kısıtlama konulmasına hükmetmesi arasındaki fark açıktır.”

Bunu biraz açar mısınız? dedi dinleyici:

“Şöyle ki: Zira varisin yaşantısının düzeldiği ispat edilince ve murisin malı üzerindeki tasarruf özgürlüğünü yeniden hak ettiği anlaşılınca şer`i kısıtlamanın kaldırılması mümkündür. Batının koyduğu kısıtlamada ise, rüştü ispat için gerekli deliller bir fayda sağlamayacağı gibi kısıtlamayı kaldırmak için sözlü faktörlerin ya da mantıki kanıtların da bir etkisi olmaz.”

Müthiş bir benzetme yapmıştı Üstad… Son derece özgün ve yeni tespitlere benziyordu. Doğulunun hacri gerektiren müsrifliği, sefihliği ve savurganlığını mala, mülke, ekonomik değerlere bağlamıyordu sadece. Daha külli şeylere bağlıyordu, iktidarı bütün unsurlarıyla kaybetmesini koyuyordu işin merkezine. Ona göre Doğulular, şeriat nezdinde iktidar rüştlerini sefihlik ve savurganlıkla kaybetmişlerdir, ama bunu geri kazanmaları mümkündür. Geri kazanmaları sefihlik ve savurganlık hallerini terk etmeleriyle mümkündür. Ama kaderin Doğuluların başına bela ettiği Batılılar, şeriatın hükmettiğine razı olmuyorlar, dolayısıyla işler bir hayli karışıktır şimdi.

Dinleyicilerden biri bunu sordu: “iyi de dedi, Üstadım, Doğulular rüştlerini ispat ettikten sonra Batılılara kısıtlamanın kaldırılması için deliller ya da mantıki kanıtlar ne diye etki etmesin ki!?”

“Bunun sebebi şudur, dedi: Savurgan ve müsrif varisin yaşantı ve davranışlarını düzeltip hukukunu geri vermek gerçekte Batı`nın yararına olan bir şey değildir. Aksine onun en büyük temennisi, üzerindeki kısıtlama süresinin uzaması için Doğulunun gaflet ve israfla devam etmesi, bu sürenin uzamasıyla da hem sömürgeleştirmenin hem de onu sahiplenme ve köleleştirmenin sürdürülmesidir.”

Dinleyicilerden biri “Peki, o zaman!” diyecek oldu.

“O zaman mesele şu, dedi Üstad kendinden emin bir şekilde: Doğulular, sefihlik ve israflarına devam ettikleri ve kendi kendilerini yönetmede yetersiz kaldıkları sürece bu vesayet hükmü devam edecektir.”

Başka biri araya girmek istedi, fakat bir işaretle onu durdurup devam etti:

“Görmüyor musunuz dedi, hangi Batılı devlet bir Doğu ülkesinin kapısını çalsa buna gerekçe olarak, Sultanın haklarını korumak, emire karşı çıkarılan bir fitne ateşini söndürmek veya fermanların gereğini yerine getirmek ya da benzeri bir iftira, hile, desise türünden çürük kanıtları muhakkak gösterecektir..”

Sanki içinde bulunduğumuz elânki hali anlatıyordu Üstad 120, 130 sene önceki bir dönemde yapılan bu yerinde tespitleri dinleyince hayalen mazideyken, geri hâle, tekrar oraya, oradan buraya, buradan oraya gidip gelmeye; gidip gelmeye ve benzerlikler kurmaya çalıştım. Ben saniyeler içinde bunları yapmakla meşgulken o ise, konuşmaya devam ediyordu:

“Eğer bu aldatmacalar orada (Bir Doğu ülkesinde) kalmasına yetmezse, bu defa `Hıristiyanları veya azınlıkları himaye`, `Yabancıların haklarını ve imtiyazlarını koruma` veya ` halkın hürriyetini koruma, ona bağımsızlık esaslarını öğretme`, ‘halka aşama aşama kendi kendini yönetme hakkını verme` ya `fakir halkın sahip olduğu serveti kontrol ederek onu zenginleştirme` gibi bir gerekçeye sarılacaktır.”

“Ama Üstadım, dedi biri: Bu zillete ölüler bile sessiz kalmaz, onlar bile mezarlarından çıkıp isyana kalkışırlar. Böyleyken, Doğuluların bu aşağılayıcı işgal ve istilalara hiç mi tepkileri olmuyor, nasıl oluyor bu?!”

Son derece itidal-ı dem (soğukkanlı) ve hakikatbin bir şekilde:

“Bilakis dedi, Doğu halkı bu cazip vaatlerle mutlu oluyor ve Batının (bin bir yalan çeşidiyle ülkelerini işgal edip) kısıtlama (yapma)sına boyun eğiyor. Bin bir çeşit vergi yükü getiren buyruklara uymak uğruna her gün farklı bir itaat, farklı bir ikram türü sergiliyor. Pervanelerin bile ateşe hücum etmeyecekleri tarzda Batıya ubudiyette ölesiye yarışıyorlar. Batılının her emrettiğini yapıyorlar, her istediğini, çektikleri acıyı örtbas ederek veriyorlar.”

Bir kez daha kalkmaya yeltendim. Hayalimin elinden tutarak hâl’in herc u merc olmuş vadilerine doğru yola çıktım. Yığınla benzerlikler içinde, bir insanın çöküşle boğuşan bir medeniyetin veya bu medeniyetin mensubu halkların içinde bulundukları halini ancak bu kadar yakıcı ve gerçekçi bir şekilde kritik edebileceğini görüp teslim ettim. Batıya gönüllü köleliğe razı olan hain ve alçak yöneticilerin halklarını düşürdükleri acınası durumu aynelyakin bir tarzda gördüm. Irak`ı, Suriye`yi, Afganistan`ı, Mısır`ı ve daha birçok beldeyi en yakıcı örnekler olarak buldum. Ben bu irtibatlandırma ile uğraşıp dururken, Üstad`a yöneltilen başka bir soruyla kendime gelip yerime geri döndüm. Soru şuydu:

“Doğru diyorsunuz muhterem Üstadım… Ama açılmayan bir düğüm var. Doğulunun fıtratı temizdir. Çünkü bu fıtratı Batının kokuşmuş felsefesi değil, Doğunun vahiyle mücehhez Nebevi nuru besliyor.
Böyleyken, fıtratıyla tamamen çelişen bu zillete karşı onu ölülerin bile tahammül edemeyeceği helak edici sabra bağlayan dürtü nedir?”

Üstadın cevabı şöyle oldu:

(Batılıların kısıtlamasına maruz kalan Doğulular) kendi kendilerini şöyle teselli ediyorlar: Batılılar vaadlerini yerine getirecek ve onlar da böylece emellerine kavuşacaklardır. Zira kendilerini eğitim nimetine boğduktan sonra onları, kendi kendini idare eden, vergi koyma özgürlüğü elde eden, vergiyi nasıl toplayacağını ve nereye harcayacağını bilen, kendi vatan evlatlarının en temiz kalplilerinden, en güzel ahlaklı ve erdemlilerinden, sözü ya da fiiliyle hakikati en açıkça haykıranlarından hâkimler seçen bağımsız ve hür bir halk olarak bırakacaklardır. İşte Doğulunun tutunduğu gerekçe budur!..

“Ya Batılının hesabı!?” diyerek araya girdi biri. Benim de meclistekilerin de gözleri ona kaydı, başka ne diyecek diye… Fakat o bununla yetindi, iri gözlü ise, yatağını bulmuş su gibi akmaya devam ediyordu:
“Batılının tek yaptığı dedi, çantasında taşıdığı bir projeyi hafızasına intikal ettirmekten ibarettir. Orada şu satırlar yazılıdır: orada (Doğuda) tembel, cahil ve mütaassıb bir halk, bir de verimli topraklar, pek çok madenler, büyük projeler ve ılıman iklimler var ki, bizler bütün bunlardan yararlanmaya daha layığız. Sonra bu haz verici istilayı gerçekleştirebilmek için şöyle bir plan hazırlar.”

Dedikten sonra, gözlerini meclistekilerin üzerinden kaydırarak son soruyu soran esmer, zayıf yapılı şahısta sabitledi ve devam etti:

“Önce milli talepleri açıktan dile getirebilecek bütün vatanperverleri tespit eder. İkinci olarak en gayretsizleri ve münakaşa ve hak talebinden en uzak olanları bir araya getirir. Üçüncü aşamada ise, vatandaşları gruplara ve fırkalara bölerek ülkeye girer. Bunun sonucunda (basit ve değersiz sebeplerle de olsa) bir grubu diğerine tercih eder. Ta ki birbirinden iyice nefret edip aralarına husumet girsin. Bunu da bir görev şuuruyla yaparlar. Sadece bir grubun diğerleriyle mücadele eder hale getirmekle kalmazlar, aynı zamanda ev halkını da birbirine düşürürler.”

“Tabi bütün bu durumlar da…” dedi başından beri tefekkürle dinleyen biri. Sanki Üstadla anlaşmışlar gibi, Üstad sözünü ağzında alıp devam etti:

“Evet. Bütün bu durumlar da vasiye cesaret verir ve keyfi idaresini devam ettirmesine imkân hazırlar. Halkın ellerini bağlayıp sadık yiğitlerin ayaklarına pranga vurur. Böylece onların ülkeyi ayağa kaldırmalarına, kölelik bağından kurtulmalarına ve kısıtlama (hacr) bağlarını çözmelerine engel olur”

Kendimi zor zapt ettim. Bu işte bir anormallik olmalıydı. Tamam, güzel… Adam Doğu (İslam âlemi)`nun müptela olduğu hastalığı gayet fesih ve veciz bir şekilde izah edip ortaya koydu; ama hastalığın ilacına bir türlü gelmedi, gelmiyordu. Hak veriyorum. Hastalığın ağırlığını kabul ediyorum. “İttifakta ihtilaf edip ihtilafta ittifak eden ve adeta ittifak etmemek üzere ittifak eden” bir milletin mübtela olduğu dert ve hastalık gerçekten ağırdır, biliyorum. Bugün İslam âlemi olarak yaşadıklarımızdan da biliyorum… Ama ne olursa olsun, yine de hastalığa bu kadar hâkim olan bir hekimin hastaya ve hastalığa dair sadra şifa bir reçetesi, eczaneler dolusu ilaçları olmalıydı. Akıl ve mantık bunu söylüyor. Eminim ki Üstad`da ilaçlar var, ama niye söylemiyor ki? Hâsılı, içimden götürüp getirdim, kendimi ifşa pahasına da olsa tam bir şeyler söyleyecektim ki meclisten biri öne atılıp bana tercüman oldu:

“Ey Aziz Üstad! Dedi, tam izah ettin, isabetle anlattın; fakat gözümün nuru, bir şey eksik kaldı, hem de bu eksik kalan şey, birçok şeydir. 0 anlatılmazsa anlatılanların da bir faydası olmaz, olmayabilir. Dolayısıyla biz sizden ilaç istiyoruz, ilaç ne? Onu söyle!”

Gayet sakin, kendinden emin bir şekilde, muhatabına da güven vererek son sözünü söyledi Üstad:

“O da başka bir sohbete kalsın, olur mu?”

O böyle deyince, ben de geriye, buraya dönmek üzere kendime söz verdim ve, ardından hayal şimendiferime binerek hâle doğru yola çıktım… Buluşmak üzere Allah`a emanet olun…

Muhammed Mehdi Gül / İnzar Dergisi – Nisan 2014 (115. Sayı)

[ Benzer Yazılar ]
  • İslamı Tebliğ Ederken Nasıl Davranmalıyız?


    Muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi’nin Şebnem Dergisi’nin Mart sayısında İslâm’ı Nezâketle Sergilemek başlıklı bir makale [...]
  • Haydi Salavat Kampanyasına


    Yağan şiddetli yağmura rağmen havaalanına vaktinde yetişebilmiştim. Havaalanından içeri girdiğimde, olumsuz hava şartlarından dolayı[...]
  • dünden bugüne islam davası

    Gûh Bidin Mêra, Muhemmed Biltacî yê Misrê


    “We keça min kuşt.. We kurê min girt, bindest kir.. We çavdêrî ya jina min kir.. We polîklînîka min şewitand.. Gelo hun dibêjin [...]
  • Yusufi Medreseye Bir Mektup

    Yusufi Medreseye Bir Mektup


    Yusufi Medreseye bir Mektup.. Medresemin duvarlarını aşıp koşarak gelmek istedim Ankara F Tipi’nin acımasız zindanına, Ama olmadı, gel[...]
[ Ne Demişler ? ]


Yazılarda Arama Yap !
Instagram'da takip et !
    Kalbe Sığdırılan Kainat
    Kalbe Sığdırılan Kainat
  • Gönüller Fatihi Büyük Üstad'a
  • Bekle Beni
Twitter'da Takip Edin !

  • Google Plus Profilim
    Tavsiye Bağlantılar