24
Aralık
2013
Yorum Yok
BilgiGenelİslam
Okunma

Çocuklarımızı Kim, Niçin Tehdit Ediyor

 
ÇOCUKLARIMIZI KİM, NİÇİN TEHDİT EDİYOR: AMANDA TODD’UN HİKAYESİ[1]
Çocuklarımızı Kim ne için tehdit ediyor
 
Çocuklarımızı eskiye oranla çok daha riskli ve tehlikeli bir dünyaya getiriyoruz. Çocuklar arasında şiddet, alkol ve uyuşturucu, cinsel istismar ve fuhuş, aşırı tüketim alışkanlığı, şans oyunları ve kumar gibi sorunlarda tedirgin edici bir artış var. Anne-baba ve eğitimciler bu karanlık tabloyu korku ve şaşkınlıkla gözlemliyor. Herkesin zihninde aynı soru yankılanıyor: “Bu çocuklara ne oluyor, neden böyle davranıyorlar?
Bu tablonun gerçek sebebi nedir? Biliyoruz ki, teşhisini doğru yapmadığımız bir sorunun tedavisini yapmamız mümkün olmadığı gibi, yaptığımız girişimler sorunun daha da büyümesine yol açabilir.
Teşhisi doğru yapabilmemiz için öncelikle “sorunu” doğru tanımlamamız gerekiyor. Sorunu tanımlarken sıklıkla yapılan hatalardan birisi semptomları/belirtileri sorun olarak tanımlamaktır. Halbuki semptomlar sorunun/problemin sonuçlarıdır. Bu hataya sık düşülmesinin sebebi, semptomların “görünür” olmasıdır. Sorunlar ise semptomların altında yatar ve doğrudan gözlemlenmesi çoğu zaman zordur. Görmek için daha dikkatli bakmak, daha fazla bir çaba harcamak gerekir.
Örneğin cildinde yaralar çıkan birisinin gerçek sorunu stres ya da depresyon olabilir. Dolayısıyla bu kişiye doktoru “sorunun nedir?” diye sorduğunda cildindeki yaraları sorun olarak söyleyecektir. Halbuki yaralar “depresyon/stres” sorununun ortaya çıkardığı belirtiler/semptomlardır. Aldığımız bir krem yaraları geçirebilir ama sorunu çözmediği için ya yeniden ciltte yaralar çıkmaya başlayacak ya da vücudun başka bir yerinde yeni bir semptom oluşacaktır. Kısacası semptomları ortadan kaldırmak her zaman sorunu ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Aldığımız bir ağrı kesici diş ağrımızı kesebilir ama diş ağrısının asıl kaynağı olan çürüğü iyileştirmez.
Semptomlara ilişkin bir başka gerçek de şudur: Tek bir sorunun kimi zaman birden fazla semptomu olur. Örneğin depresyonun, bazıları birbiriyle ilişkisiz gibi gözüken 20’ye yakın semptomu vardır. Hatta aynı zorun bazen iki farklı kişide ters semptomlara da yol açabilir. Örneğin çok uyumak da, hiç uyuyamamak da depresyondan kaynaklanan bir semptom olabilir.
O zaman, bir çocuğun çeteye bulaşması, alkol kullanması ya da internette uygunsuz sitelere girmesi vb. sorun mudur, yoksa semptom mu? Ya da bunlar aynı sorunun, kişilik özelliklerine ve yaşam koşullarına göre değişen, farklı semptomları mıdır?
Günümüzde bu sorunları birbirlerinden farklı sorunlar olarak ele alma eğilimi görülmektedir. Bununla birlikte bazı akraba sorunlara da işaret edilmektedir. Örneğin alkol ya da kumar alışkanlığı, hırsızlık gibi bir sorunu beraberinde getirebilmektedir. Kişinin kumar oynamak ya da alkol almak için paraya ihtiyacı vardır. İmkanı olmayan bir kişi hırsızlık gibi bir suça karışmaya hazır hale gelmektedir.
Bu kitapta çocuklarımızı günümüzde en fazla tehdit eden 5 temel tehlike ele alınırken bu tehlikelerin altında yatan temel sorunun ne olduğu konusu bizim için cevap bulunması gereken önemli bir problemdi.
Öncelikle fark ettiğimiz şey bu sorunların son yıllarda sistematik bir şekilde artıyor olmasıydı. Yaptığımız araştırmalarda gördük ki, gerek internet bağımlılığı, gerekse diğer sorunlar, bir sorundan daha çok bir semptom gibi görünüyordu. Altta yatan gerçek sorunun; materyalist/haz merkezli ve bireyci yaşam algısının toplumsal ve kültürel hayata hakim olmasıydı.
Şu ufuk açıcı soru bizim sorunu daha derinlerde aramamız gerektiği yönünde bir işaret olmuştu: Hiç kimse önümüzdeki 5 yıl içinde çocuklarınızı alkol bağımlısı haline getireceğiz ya da uyuşturucu kullanma yaşını 11’e indireceğiz demiyordu. Ama sonuç böyle oluyordu. Hiç kimse çocuklarınızı TV ya da internet bağımlısı ya da siber zorbalık mağduru yapacağız demiyordu ama sosyal tablo hep çocuklarımız ve ailelerimiz aleyhine işliyordu. Acaba bunu söylemenin daha farklı bir yolu mu vardı? Çocuklarımıza bu karanlık tabloyu yaşatan bilinçli sistematik bir propaganda ile mi karşı karşıyaydık?”
Gerçekten de, hiç kimse kötülüğün aşikar bir şekilde propaganda edilmesine razı olmazdı, ama bunun kulağa daha hoş ve mantıklı gelecek yolarla propaganda edilmesi mümkün olabilir miydi?
Bu soruya cevap vermemizi kolaylaştıracak bir örnek aktarmak istiyorum. Lindstrrom ve Seybold birlikte yazdıkları “Brand Child” isimli kitaplarında günümüz çocuklarının tüketim alışkanlıkları ve satın alma güçleri hakkında üretici ve pazarlamacılara tiyolar sunuyor.  Kitabın girişinde günümüzde 8-14 yaş arası çocukların dünya çapında 1,88 trilyon dolarlık bir harcama üzerinde etkili oldukları ifade ediliyor.
Peki çocukların bu etkisi nasıl sağlanıyor? Hiçbir firma kalkıp bize “Cebinizdeki parayı sonuna kadar almak için çocuklarınızı kullanacağız” demiyor. Ama bize şu söyleniyor: “Çocuklarınızın özsaygı ve özgüvenlerini geliştirmek için onların kararlarına saygı duyun, onları bir birey olarak kabul edin!”
Bu argüman ile çocukların ailenin harcamaları üzerinde yapacağı etkinin arasındaki bağlantıyı görmek zor olmasa gerek. Günümüzde artık anne-babalar çocuklarının özsaygılarını geliştirmek adına eve alacakları buzdolabı hakkında bile çocuklarına danışıyorlar. Özsaygı ve özgüvenlerinin gelişmesi adına çocukların (ekonomik maliyeti de olan) arzu, istek ve tercihlerine daha fazla önem veriliyor.
O zaman soruyu acaba şöyle sormamızda mümkün müdür: “Çocuklarımızı TV, internet, müzik ya da kumar mı tehdit ediyor, yoksa çocuklarımızı bu yollara iten materyalist/hazcı/bireyci kültür mü?”
Bu sorunun cevabı önemlidir çünkü bu soruya vereceğimiz cevap biz anne-babaları da sorunun bir parçası haline getirebilir.
Bize göre asıl sorun, çocuklarımızın (ve bizim) hayat algısını oluşturan sosyo-kültürel iklimdir. Bu sosyo-kültürel iklim ahlaki ve İslami değerleri baskılayıp horlarken, materyalist değerleri yüceltip desteklemektedir.
Araştırmalarımızı yaparken ufkumuzu açan bir diğer soru da şuydu: “Bu karanlık ve trajik tabloyu tersine çevirmek için ‘çok şey’ yapılıyordu. Yüzlerce psikolog, pedagog, akademisyen bu sorunların nasıl önüne geçilebileceğine ilişkin pek çok öneride bulunuyordu. Ama bu yapılanların/söylenenlerin ya bir etkisi olmuyor, ya da çok az etkisi oluyordu.  Neden?”
İlk soruya verdiğimiz cevap bu soruya vereceğimiz cevabı da büyük oranda belirleyecekti. Gerçekten de sorunların kaynağının topluma empoze edilen materyalist değerlerle ilişkili olduğunu görmek bu soruya cevap vermemizi kolaylaştırdı.
Zira topluma hakim olan sosyo-kültürel iklim, kimini biz anne-babaların da paylaştığı şu mesajları sıklıkla topluma veriyordu:
“Konfor iyidir, rahatına bak”
“Kimsenin peşine takılma, hayatını kendi değerlerine göre yaşa”
“Yasaklar kötüdür”
“Özgür ol!”
“Birey ol!”
“Güzellik/yakışıklılık; görüntü önemlidir”
“Popüler olmak ve beğenilmek önemlidir”
“Hayatta en önemli şey SENSİN”
“Rekabete, yarışa hazır ol! Geride kalma, arkana bakma! Gerekirse acımasız ol. Kendi menfaatine odaklan”
“Güçlü olan kazanır”
“Hızlı ol, ilk yapan sen ol! (Kavgada ilk vuran kazanır!”)
“Utanma, çekinme, gizleme; açık ol, şeffaf ol; saklama göster!”
“Girişken ol, özgüvenli ol, atak ol, hırslı ol”
“Her ne hoşuna gidiyorsa onu yap! Bu hayat senin!”
“Gevşe, zevk al ve keyfine bak! Gam, keder, dert, hüzün kötüdür; HAZ iyidir”
Bütün bu mesajlar topluma çok çeşitli kanallardan günde yüzlerce/binlerce kez veriliyor; kimi zaman açıkça, kimi zaman beden dili ve modeller göstererek, kimi zaman da örtülü ve dolaylı olarak. Açıkça anlaşılabileceği gibi asıl sorun bu değerlerdir. Bu çocuklarımızda karşılaştığımız ve “sorun” olarak tanımladığımız pek çok semptom altta yatan bu sorunların belirtileridir sadece.
Hazzın “iyi” ve zorluğun sıkıntının “kötü” olduğunu öğrenmiş bir çocuk her ne keyif veriyorsa onu yapacak, her ne zorluk ve sıkıntı veriyorsa ondan da kaçacaktır. İleride bir sorunla karşılaştığında ya depresyona girecek ya da içerek “unutmayı” tercih edecektir.
Güçlü olanın kazandığını öğrenmiş bir çocuk, niçin merhamet etsin ki? Gerekirse şiddet kullanmaktan niye kaçınsın ki? Zaten herkes sahip olduğu gücü bir diğerine karşı kullanmıyor mu? Kimi parasını, kimi makamını, kimi güzelliğini, kimi de yumruklarını…
Utanma, çekinme, gizleme  mesajıyla büyümüş bir çocuk için; iltifat ve ödülün çok önemli bir şey olduğuna defalarca şahit olmuş bir çocuk için, bir sosyal paylaşım sitesinde kendi özel fotoğraflarını paylaşmanın nasıl bir kötülüğü olabilir ki? Önemli olan bu fotoğrafın altına girilmiş iltifat yorumları ve bu fotoğrafları kaç kişinin beğendiği değil midir?
Popüler olmanın, başkaları tarafından beğenilmenin neredeyse hayatın amacı olduğuna inandırılmış bir çocuk için arkadaşları tarafından reddedilmemek gerekçesiyle bir gece kulübüne gitmiş olması niçin sorun olsun ki? Ona biz söylemedik mi: “Çekingen olma, sosyal ol, uyumlu ol” diye. Sosyal ortam böyleyse çocuk ne yapsın?!
Hayatta en önemli şeyin kendisi olduğunu anne-babasından bile defalarca işitmiş bir çocuk, niçin başkasını düşünsün ki? Düşene niçin el uzatsın ki? Önüne çıkan kardeşi bile olsa çiğneyip geçmenin nesi yanlış olabilir ki?
Özgürlüğün iyi, yasakların kötü olduğunu hemen her gün, hemen herkesten defalarca işitmiş bir çocuğu kim tutabilir ki? Anne mi, baba mı, öğretmen mi, polis mi? Kim yanlış yapıyor, özgürce arzularının peşinden koşan o mu, yoksa onu engellemeye çalışanlar mı? Hem biz söylemedik mi ona, “Bu senin hayatın özgürce yaşa” diye. Şimdi de kalkmış sınır getirmeye, kural koymaya çalışıyoruz. Çelişkili olan kim, biz mi, çocuklarımız mı?
Hayatın bir yarış olduğunu, rekabet olduğunu, hızlı olanın, ilk vuranın kazanacağını ve kazanmanın çok, hem de çok değerli bir şey olduğunu yaşayarak, yaşatarak öğretmedik mi çocuklarımıza? Şimdi de kalkmış “Niçin arkadaşına vurdun?” diye soruyoruz. “Niçin kopya çektin?” diye disipline gönderiyoruz,  “Niçin yalan söyledin?” diye fırçalıyoruz. “Nasıl bu kadar acımasız olabilirsin?” diye şaşkınlıkla soruyoruz. Şaşırmamıza gerek yok, çocuğun cevabı çok basit: “Kazanmak için!”
***
Hz. Hamza Çağrı filminde: “Gözümün gördüğü hiçbir düşmandan korkmam” diyordu. Günümüzde savaşlar meydan muharebesi şeklinde yapılmıyor. Düşman kimi zaman karşımızda değil, yanımızda bulunabiliyor. Kimi zaman inandırıldığımız bir argüman, bir değer, bizim asıl düşmanımız olabiliyor. Sorun baktığımız yerde değil, bakışlarımızda olabiliyor. Gözün kendisini görmemesi gibi, saldırı geliyor ama düşmanı göremeyebiliyoruz. Artık farklı savaş tanımları var: Asimetrik savaş, soft savaş, biyolojik savaş, siber savaş, psikolojik savaş vs. Bütün bu savaşların ortak noktası saldırının geldiği yönün ve saldırıyı yapanın muğlak olmasıdır.
Daha birkaç gün önce yaşanmış bir örnek bu yeni savaş biçimini çok iyi açıklıyor: Amanda Todd Kanadalı 15 yaşında bir kız çocuğuydu. Web Cam yoluyla konuştuğu bir erkeğe uygunsuz bir görüntü vermişti. Birkaç gün sonra bu görüntüsünün sosyal medyada paylaşıldığını gördü. Arkasından bazı kişiler tarafından tehdit edildi ve şantaja maruz kaldı. Bu şekilde başlayan karanlık hikaye ağırlaşarak devam etti. Aile desteğinden de yoksun olan kız,   yaşadığı acı hikayeyi küçük kağıtlara yazarak sessiz bir şekilde videoya kaydettikten sonra intihar etti. Yaşadıklarını anlatırken bir yerde: “Evet hata yaptım. Ama bu beni hala neden takip ediyor” diyordu. Son sözleri: “Kimsem yok, birisine ihtiyacım var!” oldu.
 Cevabını verebileceğimiz ama kimseyi doğrudan suçlayamayacağımız ağır soru şudur: Amanda Todd’u kim öldürmüştür?
Cevap görünürde basittir: Öldürülmemiştir, intihar etmiştir. Olay gerçekten böyle midir? Mesela o görüntülerin paylaşıldığı sosyal medyanın bu intihardaki payı nedir? Bu soruya verecek bir cevabımız var mı?
Amanda, “Tamam hata yaptım, ama bu beni hala niye takip ediyor?” diye soruyor. Videonun bir başka yerinde ise belki de kendisini ölüme götüren şu gerçeğin sızısıyla feryad ediyor: “Aradan bir yıl geçti ve o adam benim yeni arkadaş listem, okulum bilgisi ile geri geldi. Bu sefer göğüslerimin profil fotoğrafı olduğu bir Facebook sayfası yapmıştı. Her gece ağladım, tüm arkadaşlarımı ve saygılarını kaybettim. İnsanlar yine üzerime gelmeye ve kimse beni sevmemeye başladı. Lakap takmalar, yargılama… O fotoğrafı artık asla geri alamam, sonsuza kadar orada kalacak.”
Bu olay bütün yönleriyle, failleri, mağdurları ve seyircileri ile birlikte nasıl bir sosyo-kültürel ortamda yaşanmıştır? Bu sosyo-kültürel ortamı oluşturan bileşenlerin; mantığın, felsefenin, güdülerin, değerlerin, araçların, hukukun… rolü üzerinde konuşmaktan ise, evet zor olanı konuşmaktan ise, asıl suçluyu aramak ve izini sürmenin zahmetine katlanmaktan ise, kolay olanı tercih ediyoruz: Aileyi suçluyoruz. Halbuki (aileyi araştırmış değilim ama) belki ailenin de Amanda Todd’dan bir farkı yok; o da mağdur, o da kurban, kimbilir?
Bu trajik olayın anlatıldığı TV programında olayın tahlilini yapan iki uzmanın yorumları bu kolaycılığı iyi özetliyordu. Her iki uzman da çocuğun çevresel destekten yoksun olmasının, aile yapısının dağılmış olmasının en önemli etken olduğunu söylediler. Bir suçlu bulunmuş ve gönüller rahatlatılmıştı. Halbuki şu soruların hiç biri sorulmamıştı, sorulmadığı için asla cevaplanmayacaktı: Bu kızı o uygunsuz görüntüyü vermeye iten güdü ve değerler neydi? Niçin böyle davranmıştı? Kızın ailesi niçin dağılmıştı? Anne-baba niye bu kadar duyarsız davranmıştı? Faceebook/internet denilen şey yapılan bir hatayı “kalıcılaştırma” ve “yaygınlaştırma”  yetkisini/hakkını kimden ve nasıl bir gerekçeyle alıyordu? Bu kız niye “hiç kimsem yok” diye feryad ediyordu? Ve bu kız yanarken çevrede niye “hiç kimse” yoktu?
Bu soruları arttırmak mümkündür. Ama sormak istediğim bir soru da şudur: Bu intiharda örneğin facebook’u suçlamamız ve facebook’un bu uygulamasına izin veren mercileri suçlamamız mümkün olabilecek midir?
Günümüzde cinayetler (sadece fiziksel anlamdaki bir cinayetten bahsetmiyorum) “ortaklaşa” işleniyor. Bu fikir aslında 1400 yıl önce müşriklerin de aklına gelmişti. Peygamber Efendimizi (SAV) öldürmeyi düşündüklerinde bu işin sorumluluğunu taşımayı kimse istememişti. İçlerinden biri cinayette her kabileden bir kişinin bulunmasını teklif etti. Böylelikle Hz. Peygamber’i “herkes” öldürmüş olacaktı. Bu aynı zamanda “hiç kimse” anlamına da gelecekti. Çünkü kimse doğrudan suçlanamayacaktı. Yani ortada bir maktul olacak ama katil olmayacaktı.

 

Amanda Todd’un yaşadıkları içinde yaşadığımız acı gerçeği özetlemiyor mu? Her gün pek çok çocuğumuzu bir kötü alışkanlığa kurban veriyoruz. Kurbanlar ortada, kurbanlar gerçek, kurbanlar bizim. Ama failler ortada yok! Kimseyi suçlayamıyoruz. Gerçek suçluları yakalayamadığımız için cinayetler devam ediyor.  Kimbilir, belki de bu suçta bizim de parmağımız olduğu için gerçek suçluyu yakalamak istemiyoruzdur, olamaz mı?

[1] Bu yazı yakında yayınlanacak olan “Önleyici Aile” kitabının birinci bölümünden bazı kısaltma ve değişiklikler yapılarak alınmıştır.

Mücahit Gültekin / Aile Akademisi

[ Benzer Yazılar ]
[ Ne Demişler ? ]


Yazılarda Arama Yap !
Instagram'da takip et !
    Kalbe Sığdırılan Kainat
    Kalbe Sığdırılan Kainat
  • Gönüller Fatihi Büyük Üstad'a
  • Bekle Beni
Twitter'da Takip Edin !

  • Google Plus Profilim
    Tavsiye Bağlantılar